28 Aralık 2009 Pazartesi

Güdük Diyalog



“Söyle bakalım, 2009 nasıl bir yıldı?”
“Güdüktü.”
“Bana o kadar da kısa gelmedi.”
“Güdük yıllar insana hep uzun gelir zaten.”
“Niye?”
“Güdüklüğün unsurları bilinenden fazladır.”
“Ne kadar fazla?”
“Kapı önünde kalma, gel içerde konuşalım istersen.”
“Isırır mı?”
“Kolay kolay ısırmaz. Baksana, uyuyor zaten…”
“Aşıları tamam mı?”
“Tamam...”
“Sen yine de onu kenara çeksen iyi olur.”
“Bu tarafa gel Miskin, amca senden korkuyor. Şimdi oldu mu?”
“Evet, oldu. Başka nesi vardır?”
“Neyin?”
“Güdüklüğün…”
“Eksiklik... Tamamlanmamışlık... Yetersizlik... Verimsizlik...”
“Anladım, gerisi kalsın…”
“Olmaz… ‘Güdük yıl’ tanımını güdük bırakamam: Gelişememişlik... Sonuçsuzluk... Bir yandan kesiklik... Diğer bir yandan kopukluk… Dolayısıyla, geniş spektrumlu bir keyifsizliktir…”
“Yaşanan yılın güdüklüğü, insana bulaşır mı?”
“Haliyle...”
“Ne kadarı bulaşır?”
“O senin direncine bağlı.”
“Çaresi var mı?”
“Tabii ki… Güdüklere prim vermezsin, olur biter.”
“Zormuş be… Senin köpek ayaklandı, sakın beni ısırmasın…”
“Çişi gelmiştir.”
“Bir sorum daha olacak ama cevabından korkuyorum.”
“Korkma, sor.”
“Bir ömrün kaç yılı güdük geçerse, o ömür güdük sayılır?”
“Güdük geçmeyen kaç yılın oldu? Sen onu söyle bana.”
“Uykuda ve tuvalette geçen zamanlar sayılır mı?”
“Sayılmaz.”
“Kötülükleri hemen unuturum, bu işe yarar mı?”
“Hiç sanmam…”
“Bir on yıl kadar yurtdışındaydım.”
“Hangi ülkede, hangi konumdaydın?”
“Zengin bir ülkede, şöyle böyle konumdaydım.”
“Geri kalanı?”
“Bilmezmiş gibi konuşma, geri kalanında buralardaydım…”
“Yetmez... En az 25 yılını güdüklükten kurtarman gerekirdi.”
“Tuhaf, emeklilik için istenen prim ödeme süresi de o kadar.”
“Her neyse, şimdi işim var, sonra konuşuruz. Miskin’i gezdirmem lazım.”
“Bu köpek neden üzerime doğru geliyor?”
“Seni güdük bulmuş olabilir.”
“Sözlerin ağır olmadı mı?”
“Alınma, o bazen beni de güdük bulur. Şakalaşıyoruz işte... Kapının önünde durarak yolunu kesiyorsun. Onu biraz daha geciktirirsen, paçana işer…”
“Tamam, çekiliyorum yolunuzdan… Bunun bacakları da bayağı kısaymış birader.”


20 Aralık 2009 Pazar

Yılsonu Hindisinin Vasiyetnamesi


Ecelime ramak kaldığının farkındayım. Artık itiraf edebilirim. Evet, benim gerçek ismim, “Yılbaşı Hindisi” değildir. Bilinenin tam aksine, “Yılsonu Hindisi”dir. Çünkü biz hindiler, yılbaşı nedir bilmeyiz, havai fişek patlatmalı geri sayıma sıra gelmeden yenilir, yutuluruz.

Ayrıca, türümüz için anlam taşımayan bir adı, kendimize niye yakıştıralım ki? İşte bu nedenle iddia ediyorum, “Yılbaşı Hindisi” birleşik ismi, yılsonunu hiçe sayan, yaşlanma korkusunu bastırmak için kendini neşelenmeye zorlayan yılbaşı insanı tarafından türetilmiş bir safsatadır.

Şimdi bana, “Sana ait olmayan bir ismi, bu güne dek neden taşıdın?” diyebilirsiniz ama işin aslı ve tüyü, hiç de zannettiğiniz gibi değildir. Yasal haklarımın hep farkındaydım, mahkeme kararıyla ismimi değiştirebilir, kemik yaşımı küçültebilirdim. Ancak cesaret edemedim.

Hukuk pratiğinde iki yılbaşı arasında karara bağlanmış, kaç asliye hukuk davası vardır ki? Diyelim dava sonuçlandı, peki bunun Yargıtay sürecini kim takip edecek? Bırakın beni, zürriyetimi temsil edenlerin de ömrü yetmezdi, geciken adalet sürecine. İyi ki aramızda Dev-Solcu bir hindiyi hiç barındırmamışız. Yoksa 28 yıl süren davanın sonucunu tebliğ ve infaz edebilmek için ruh çağırma seansları gerekirdi. Çağrılan hindi ruhunun gelip gelmeyeceğini, yılbaşından önce bilmem tabii ki mümkün değil. Oraya gidince sorarım.

Bu arada, hukuki başka acayiplikler de fark ettim. Alabildiğine genel bir haksızlığa karşı kazanılmış davaların, yalnızca dava açan kişiyle sınırlı sonuç yaratması gibi örneğin... Haksızlık etme eylemi toptan uygulanıyordu da, haksızlıktan kurtulmaya, neden teker teker izin veriliyordu? Hal böyle olunca, isim değişikliği davasını kazanmamın, türüme kalıcı bir yarar sağlamayacağından en ufak bir kuşkum kalmadı.

Beni yetiştiren çiftlik sahibi de benzer bir sorundan dertliydi. O ve diğer mağdurlar, şişirilen telefon faturalarıyla fazladan ödetilen hiçbir tutarı geri alamamışlar. Kurumsal kazıklamalardan hesap soruşun bireyselleştirilmesi, çok kârlı bir işmiş. Adliye koridorlarında sürünmek istemeyen bir sürü insan, üste para vermeye bile razıymış. Haybeden kazanç, muhasebe kayıtlarında, “Bezdirilmiş Abone Kârı” hesabına kaydediliyormuş galiba.

Aslında saçmalıyorum. Bana ne insanların sorunlarından? Yalnızca midelerini düşünmeyi bırakıp hayatlarını çekilmez kılan dertlerine eğilsinler. Yanılıp da, son arzumu sorarlarsa, dünya gözüyle bir yılbaşı kutlamasına katılmayı mı istemeliyim? Evet, bu çok iyi bir fikir... Yılbaşı geçince, hindi yemek akıllarına bile gelmez nasılsa.

Son demlerimi yaşadığım şu günlerde, ismimin dışında yeni bir sıkıntı daha edindim. Palazlanmam için bana bütün olarak yutturulan iri cevizlerden mustaribim en çok. Çiğnemeden ceviz yutmaya zorlanmaktan, reflü sahibi oldum. Ayrıca boğaz mukozamda da tahriş var…

İnsanlar âleminde adalet olmadığı gibi, hayvanlar âleminde de adalet yok. Kutsal hayvanlar listesine giremememize ne demeli? Üstelik burç hayvanları arasında da yokuz. Kutsal sayıldığı için kesilmeyen ineklere öyle gıpta ediyorum ki, anlatamam… Hindistan’da kutsal hindi olarak yaşamak, ne şahane olurdu…

Hiç değilse, kolektif görünümlü mitolojik hayvanların bir parçası olabilseymişiz. Üst parçası ama… Mesela, altı kanguru, üstü hindi, bir mitolojik Tanrı... Meğerse haram hayvanlar bile hindilerden iyi koşullardaymış bazı coğrafyalarda. Yüzlerine bile bakılmıyormuş. Ya maymunlar? Tapınak ziyaretçilerini soyup soğana çevirmelerine karşın kılına dokunulmayan maymunlar…

Yetiştirildiğim bu ülkede ’70’li yılların sonuna kadar iki farklı imajımız olduğunu yeni öğrendim. Kabaramamakla ve çirkinlikle suçlanmamız bir yana bırakılırsa, “Bir baba hindi, hey Allah” biçiminde başlayıp, indili bindili süren, “Yallah, yallah, hey Allah” diye biten bir tezahüratta, sportif gücü temsil etmişiz yıllarca.

Yılbaşı kutlama alışkanlığı, baskıcı mahalle bilincine bile yerleştiği için mi itibar kaybettik? Ne bileyim? Belki de temel sorun, uçma tembelliğimizdir. İnsanlık tarihinde güneşe doğru uçan bazı kuşların ve gün batımında doruğa tırmanıp karartı biçiminde poz veren keçilerin kutsal sayıldığı aşikârsa, bir hindi olarak bundan biz de yararlanabilirdik.

Yemlenerek yaşamaya alışmak, yalnızca zorda kalınca kısa mesafeleri alçaktan uçmak, bize pahalıya mal oldu sanırım. İbret alınacak bir durum… Bizim durumumuza düşmek istemeyen insanlar, geçimlerini kendileri sağlamalı, uzak mesafelere yüksekten uçmalılar öyleyse.

Bazen kuyruğumu dik tutarak kaderime karşı direnmeye çalıştığım da oldu… Bu tavrı, kuyruklu canlılar arasında yer almayan insanlardan daha çok hak ediyoruz doğrusu. Denedim ama işe yaramadı. Çiftliği çevreleyen çitleri ne zaman aşsam, sadece yiyecek bulduğunda kutlama yapan insanlar gördüm karşımda. Tabii anında çiftliğe geri döndüm. İnsanlar arası ilişkilerde kuyruğu dik tutmanın acılı sonuçları da belli değil midir zaten?

Çok karmaşık hisler içindeyim… Akıbetim, bu yılı tamamlamadan fırınlanmak olsa da, son günlerimde bana özen ve ihtimam gösterilmesi ruhumu okşuyor. Ölümcül bir ilginin bile canlılara hoş geldiğini fark etmek tüylerimi diken diken ediyor… Tüm hindilere ve insanlara sesleniyorum: İçten sevginin kölesi olun ancak sahte bir ilgiye asla kurban gitmeyin! Sevginin kaynağı belliyse de, aşırı ilginin kaynağı hiç belli olmaz.

Bir hindi olarak doğduğum ve doğduğuma pişman edildiğim ülkenin durumuna, tabii ki kayıtsız kalamam. Hele de bilindiği gibi bu ülkenin ismi, hindinin İngiliz dilindeki ismiyle özdeşleşmişse… Ne zaman birisi bana Mısır adlı ülkeden söz etse, kendimi mısır ambarında hayal etmişimdir, ağzımı şapırdatarak.

Yılbaşı yemeğine dönüştürüldükten sonra, tabii ki geriye fazla bir parçam kalmayacaktır. Ama buna rağmen bir miras listesi yaptım:

İbiğimin, kursağımın ve ayaklarımın, uzak doğu yemekleri yapan bir restorana bağışlanmasını;

Kuyruk tüylerimin, kuyruğunu dik tutmada başarısız bir insana nakledilmesini;

Kemiklerimle, sokak köpeklerine ziyafet verilmesini;

Aklımın, ortak akla ilave edilmesini vasiyet ediyorum.

Ey yılbaşı insanları, kafayı “Yılbaşı Hindisi”ne takarak kendinizi kandırmayın. Çünkü siz aslında, “Yılsonu Hindisi” yiyorsunuz. Tadıma varabilmek için geride bıraktığınız yılı kutlamalısınız bence. Haberiniz olsun, “Yılsonu Hindisi” ile empati kurmadığınız taktirde, o mutlaka bir gece rüyanıza girecek ve dudağınızı uçuklatacaktır.

Hâlâ hindi yemekten vazgeçmedinizse, o zaman lezzet arttırıcı bir tavsiyede bulunayım. Etime karabiber dökmek yerine, biber gazı sıkınız. Evde biber gazınız yoksa hükmedenleri kızdıracak slogan atmak suretiyle davetiye çıkardığınız çevik kuvvete biber gazı sıktırınız. Afiyet olsun…

13 Aralık 2009 Pazar

Amerikancı Genç Sivilceler


En Cillop Amerikancı Kim? adlı yarışma, Cumhuriyet tarihimizin en gırtlak gırtlağa sürdürülen çekişmesiydi... Formatı çok eskilere dayanıyordu? Ne kadar eskiye? Galiba 60 ya da 65 yıl evveline… Başlangıç tarihi tartışılabilirdi ancak ulaştığı seviyenin mükemmelliğine laf söylenemezdi.

Anlayamayan Adam yarışmayı bir simgeye bağlamak isteyince, babasının Amerikan bezinden yapılmış ev yapımı donlarını anımsadı. Göz kararı biçilen, evde dikilen o tip donların karakteristik bir özelliği vardı: Bir kez giyildikten sonra arka kısmında Karaman koyununu andıran potluk oluşurdu. Amerikan beziyle sonradan çıkan oyun arasında bağ kuramadan edemedi.

Yarışmanın başladığı tarihten itibaren ülkeye liderlik edenlerin hemen hepsi bu donlardan kullanmış mıydı? Kullanmıştı herhalde...

Önümüzdeki yıllarda yönetime gelenler, ev yapımı külotlarla tanışmamış kuşaklardan olabilecek miydi? Sanki büyük olasılıkla…

Don alışkanlığının değişmesi, en cillop Amerikancı seçilme arzusunu baltalar mıydı? Sanki hayır… Çünkü yeni kuşak donlar, ilkinden daha Amerikancı gibi görünüyordu. Slip olanından, boxer ve g-stringine kadar…

“En Cillop Amerikancı Kim?” yarışmasının ucu, alabildiğine açık görünmekteydi. Sürekli tek bir galibi olamazdı asla. Çünkü amaçlanan, herhangi bir Amerikancının tükenmez başarısı değil, Amerikancılığın sarsılmaz zaferiydi.
Kural gereği yarışmacılar, hiç ara vermeksizin birbirlerini yiyip bitirmeli, kan kusturmalı, hapislerde çürütmeliydiler. Alt alta, üst üste, yan yana…

Bazı kesimlerin anti-Amerikan bir ayıbı vardı ki, onlar muhalefete çakılmışlardı. Ama yine de yarıştan kopmuş sayılmazlardı. Milli görüşleriyle Amerika’ya demediğini bırakmayanlar da muhalefette bekletilmişti uzunca bir süre. Ancak değişme taklidiyle çoğunluğu bulur bulmaz, Beyaz Saray’ın icazetine sığınmışlardı.

Bir gün seçim birincisi olurlarsa, solcu siyasetçiler de benzer tavır sergiler miydi? Yoksa bu onların değil de, yine Amerika’nın bileceği bir iş miydi?

Devrimciler tarafından Amerikancılıkla suçlanan siyasetçiler çuvallayınca, Amerikancılıkla suçlanan ordu 1980 Eylülünde liderliğe yükselmişti. Nöbet değişimi, çekişmenin kesintisiz sürmesini mi amaçlıyordu?

Ordu gider gitmez, liberal Amerikancıların özelleştirme ve ümmetçilik talimlerine tanık olmuştuk. Amerikancı dervişin fikri ve zikriyle son koalisyon dağılınca da, İslamcı Amerikancılar sahneye çıkıvermişti.

Amerikancı Marksist terör örgütü, silahlı etnik çabalarıyla, yarışmaya katılmayanları bezdirme ve sindirmeyle görevlendirilmişti muhtemelen.

Bir zamanların sıkı devrimcisi, Amerikancı eski solcular ise, son dönemlerde tedavüle çıkmışlardı. Doğrudan Amerikancılık yapmaya utandıkları için mi diğer Amerikancıları destekliyorlardı apaçık? Bu bir devrim miydi?

Bir de, en cillop Amerikancı olabilmek için yarışa yan kulvardan sokulan, “Amerikancı Genç Sivilceler” vardı. Hani şu, Converse marka ayakkabı giyen civanlar ve civaneler... Mevsim kışa dönmüştü, havadan nem kapan bez ayakkabıda ısrar edilir miydi? Keçe tabanlık kullanmak, fiyaka bozar mıydı? Ayrıca, ne tip bir don kullanmaktaydılar?

Ayakkabıya uygun don tipi seçerken, mutlaka bir bildikleri olmalıydı. Kim bilir? Belki de onlar karşıdan karşıya ellerinden tutularak geçiriliyor, eylem için lüks otellere kucakta taşınıyorlardı. Beş yıldızlı otel odalarından pankart sallandırırken, bu rahatsız gençlerin rahatı yerinde miydi? Mini bardan ne ölçüde yararlanıyorlardı acaba? Garson boy Amerikancılar, kime ne servis etmek için eğitilmişlerdi?
Yakılarak öldürülen bir genç kızın cenazesine protesto çelengi gönderme vicdanını kimden ödünç almışlardı? George Soroz amcalarından mı? Bir masum çocuğun ölüm acısını, bir başka masum gencin ölüm acısına saygısızlık etmeden yaşayamıyor ve duyuramıyorlar mıydı? Terör aklama paniğine kapılmışlardı galiba.

Ellerine tek tip pankart tutuşturularak el bebek gül bebek gösteri yaptırılanlar, tek bir cop yemiyordu gariptir ki. Gençlik tarihimiz ortadaydı. Cop yememiş protestocu gence, sivil genç mi denirdi? Danıştay’a noter kanalıyla muhtıra verirken, darbeciliğe mi özenmişlerdi. Sivil darbeciliğe... Bu “Amerikancı Genç Sivilceler” kendi kendilerini patlatmışlardı da, haberleri mi yoktu?

Anlayamayan Adam, karmaşık manzaradan bir sonuç çıkarmak istiyordu. En cillop Amerikancı olma arzusuna kapılanlar, hiçbir zaman kendisi gibi olamazdı galiba. Peki, adı geçenlerin hepsi bir biçimde Amerikancıydı da, neden en cillop olmak için birbirlerini yok etmenin yarışına girmişlerdi fütursuzca? Yoksa en cillop Amerikancılık, öğrenilmiş çaresizliğin, ulusal boyuttaki en son noktası mıydı?

Anlam karmaşasının çaresi var mıydı peki? Neden olmasın? Hepimizin mabadına uygun, özgün bir don tasarımı, bütün sorunları çözebilirdi belki...


7 Aralık 2009 Pazartesi

Kasıt Trafiğinde Aşk


Anlayamayan Adam kasıt arama özgürlüğünün peşine düşmüştü, özgürlükten kastının ne olduğunu tam anlayamasa da. Kasıt içeren yaygın sözleri hatırlamaya çalıştı. Onların en beylik olanı, “Bunda kasıt aramayın!” uyarısıydı. “Kasıt” kavramı öylesine hamileydi ki, sayısız soru doğurmuştu kafasında.

Kastı aranan kimdi? Kim, kasıt arıyordu? Aranan kasıt, hemen bulunur muydu? Kastını aratmak istemeyenlerin, kusurlarını örtmeye çalıştığını düşünmek, bir önkasıt mıydı?

Anlayamayan Adam bu düşüncelere daldığında arabasıyla yoldaydı, dikkati dağıldı ansızın. Emniyet şeridi yok edilmiş yol, yatağından çıkarılmış dereden farksızdı. Birbirini keserek ekose desen oluşturmuş yol çizgilerinin içinden, kaza yaptırmayacak olanını bulmaya çalışıyordu. Yönü değişen eski yolun çizgileri, hangi kasıtla silinmemişti?

Kesilip de postalanamayan trafik cezaları da gelmişti aklına. Devlet pul parası bulamıyordu çünkü. Birikmiş cezaların varlığı yalnızca arabanın satış işleminde ortaya çıkardı. Piyangoya benzer ceza sistemini, tescil ettirmiş miydik? Ettirmemişsek, bürokratik dehamızı simgeleyen bu sistemi de tıpkı baklava ve telveli kahve gibi Yunanlılara mı kaptıracaktık?

İlk kar yağışında tek şeride düşecek yollar, kışın iç çamaşırı giymeyişiyle böbürlenen belediye liderini hatırlatmıştı. Soğuğa çok dayanıklıydı galiba. Direnç artırıcı ilaç ve vitamin kullandığı düşünülebilirdi. Gelecek günlerin en belirleyici kavramı, “direnç” olacaktı kesinlikle. Alkol yasağına kolay geçiş yapabilmek kastıyla üzerine abanılan sigara yasağı, tiryakilerin vücut direncini giderek artıracaktı muhtemelen. Hem de vitaminsiz, takviyesiz... Çünkü sigara tutsakları yağış, soğuk demeden açık hava kafe ve restoranlarında kafa çekip, tıkınıyorlardı artık.

Tabii ki bir kısmı ilk birkaç ay içinde telef olurdu. Ancak sert doğa koşullarında yaşamak, elbette onları cemaat ve salon insanlarından daha dirençli kılacaktı. Doğalgaz faturaları da azalırdı... Sigaraya rağmen ömürleri uzar, gribin her çeşidinin tekerine, aşı olmadan çomak sokarlardı...

Kaldırım kültürüne meyledip serserileşmeleri bile söz konusuydu. Onların kışları iç çamaşırsız geçirmeye özenip özenmeyeceğini de sorguladı. Özenemezlerdi herhalde çünkü yüksek ayaklı ısıtıcılar nedeniyle insanlar doğalarına aykırı biçimde ısıtılıyorlardı artık. Yani başlarını serin, ayaklarını sıcak tutma şansları yoktu. Politik süreç bundan nasıl etkilenirdi, laik düzenin de aynı paralelde direnç kazanması mümkün müydü?

Kafadan ısınmanın beyinde yaratacağı fırınlanma etkisi, acilen araştırılmalıydı. Ayağını üşütenlerin yumurta ve sperm sayılarında azalma riski, hayli yüksekti. İç çamaşırının önemi işte burada ortaya çıkıyordu. Üstü açık mekânları yerden ısıtma cinliğini kim, ne zaman akıl edecekti? Lüks işletmeler, üşüyenlere şal yerine yün çorap mı vermeliydi? Basuru olanlar için ısıtmalı sandalye seçeneği, hiç yabana atılmamalıydı aslında.

Anlayamayan Adam ekose şeritli yolu, bariyerlere toslamadan atlatınca rahatladı. Kasıtsal tipler gözünde canlanıverdi birdenbire. Kastını aratmak istemeyenler, kamusal ve parasal alanda erk, söz veya düdük sahibi kişilerdi genellikle. Kasıt arayanlar ise, muhalif gazeteciler, hak arama takıntılı bireyler ve futbol seyircileriyle sınırlıydı özellikle.

Çirkin politikadan umut kesilmezdi. Her yeni gün, kasıt arayanları hizaya getirecek mucizevi yeni bir yöntem bulunmaktaydı. Birkaç subayın orduyla ilişiğinin kesilmesi kasıtlı bulunuyordu ancak onlarca müdürün Ankara bürokrasisiyle ilişiğinin kesilmesinde kasıt aratılmıyordu. Boş bir odada işsiz oturma cezası verilmişti onlara. Çaktırmadan masa, sandalye kapmaca oynuyor olabilirlerdi. Odaları 12 metrekareden küçük müydü?

Siyasetçilerin huzur bozuculuğundan dem vuran köşe yazarı, kastını aratmayanların kasıt aramasına yol açmıştı, yine aynı kasıt dilimi içinde. Çoğu sivil toplum örgütü, üyelerinin hakkını korumayı çoktandır terk etmişti. Galiba onların liderleri, yükselme kasıtlarının sarmalındaydılar artık. Önümüzdeki beş yıllık planda, sivil toplama örgütleri daha mı revaçta olacaktı? Anlayamayan Adam’ın soğuk beyninde, sürekli sorular peydahlanıyordu. Bir ara duraksadı, kastını aşıp aşmadığını anlamak için yorumlarını okkaladı.

Salih amellerde kasıt aramak mubahtı da, bariz hatalarda kasıt aramak neden mekruhtu? Öyleyse kasıtlar tasnif edilmek, izne mi bağlanmak isteniyordu? Kasıt aşan sözlere bakılırsa, her kastın bir limiti mi vardı? Kasıt borsası kurulacak mıydı peki?

Hayat pratiğinden çıkan sonuç apaçıktı: Erk sahibi olmayanlar üzülmek istemiyorlarsa, kasıtlarına hâkim olmalıydılar. Kasıt hâkimiyeti, nefis hâkimiyetine benzetebilirdi belki.

Anlayamayan Adam’ın dikkati yine dağılmıştı. Trafiğin sıkışmasıyla birlikte fark ettiği Sovyet mimarisini çağrıştıran binanın, Avrupa’nın en büyük adliye sarayı olarak inşa edildiğini okudu tabeladan. Dünyanın en büyük adliye sarayının da eşzamanlı olarak İstanbul’da inşa edilmesinin kastı ne olabilirdi? O adliye sarayına neden Avrupa’nın en büyüğü unvanı da taşıtılmıyordu? Unvansız adliye sarayı bırakmamak için mi?

Saray tipi binaların çoğalması, kıyamet alameti sayılır mıydı? Yok, öyle değil de, maksat her şeyin en büyüğünü yaparak büyük görünmekse, aynı kasıtla dünyanın en büyük sal marinasının ve at arabası terminalinin de bizde olması gerekmez miydi? Belki de belli davaları uzatma doymazlığının sınırsızlığı kastediliyordu bu yatırımlarla. Anlayamayan Adam’ın aklını karıştıran kasıtların sınırı yoktu. Dinleme skandalına odaklanan mahkemelere istihbaratçıların nezaket ziyaretinde bulunmasında da kasıt aranabilecek miydi?

Hükmedenleri eleştirmek, kasıtların en ayıplananıydı. Sivil toplum fıtık olmuştu galiba. Kasık bağı, fıtık tedavisi için icat olunmuştu fi tarihinde. Şimdi sıra, kasıt bağının icadında mıydı? Eğer icat olunursa, kullanım yeri neremizdi?

Trafik sıkışıklığı Anlayamayan Adam’ın o bölgede sürüp giden hayatı daha yakından izlemesine neden olmuştu. Aynı zamanda güzel ve alımlı kadınları da… Soğuğa rağmen bir restoranın açık kısmında oturan kadına takıldı gözleri. Üstüne kısa kollu tişört, altına kayak pantolonu giymiş afetin kol ve omuz dekoltesinden çok etkilendi. O atletik kadın, tepeden ısınmanın sakıncalarına karşı çare bulmuştu sanki. Duruşu ve gülümsemesi ne kadar da hoştu...

Hayatı boyunca aşk kastıyla ilişki kuruduğu kadınları anımsadı gayri ihtiyarı... Bekârlıktan vazgeçemiyordu. “Evlilik aşkı öldürür” savında hep bir kasıt aranmıştı. Âşık olduğu kadınlar tarafından, onların kastına ters düşen sözler sarf ettiği için terk edilmişti. Cinsler arası kasıt farklılıkları mı aranan aşkı bulunamaz kılıyordu? Belki de, kasıt aranan hiçbir duygusal ilişki aşk değildi, sadece benzetiliyordu. Kasıtlı ilişkiler azaldıkça, gerçek aşkı bulanların sayısı artar mıydı acaba?

Adına aşk denen aşırılık üzerine başka düşünceler de geliştirecekti ancak fırsat bulamadı. Çünkü trafik açılmıştı. Kasıtlı tavırlarla aşk arasında bağıntı kurmayı bir başka anlayamama krizine erteledi. Altı kayak pantolonlu, üstü tişörtlü kadın aklından çıkmıyordu. Aniden fikir değiştirdi, arabasını en yakın otoparka bıraktı, koşar adımlarla o kafenin yolunu tuttu. Aşkı düşünmektense, titreme pahasına aşkı yaşamayı denemeliydi. Şimdi, “Aşkta kasıt aranmamalı!” sözü dolaşıyordu, bir süre sonra ısınacak beyninin içinde...


1 Aralık 2009 Salı

Beyin İshali


Acı acı çalan bir telefon zilini andıran kapı ziliyle uyanmıştı sabahın köründe. Kimdi bu münasebetsiz? Kapıyı isteksizce açtı. Karşısında duran kişi, son zamanlarda sergilediği isteksiz tavırlarla, çevresindekileri de isteksizleştiren bir arkadaşıydı.

“Hoş geldin.”

“Hoş geldim ama hoş bulmadım.”

“Ne demek bu?”

“İyi görünmüyorsun.”

“Fena sayılmam aslında.”

“Bence gerginsin.”

“Her zamankinden farklı bir halim yok.”

“Her zaman gergindin de, ben mi fark etmedim yani?”

“Yok öyle bir şey, nerden uyduruyorsun bunu?”

“Sen ima ettin ya az önce.”

“Yanlış anlamışsın.”

“Doğrusu ne peki?”

“Genelde iyi olduğumu söylemeye çalışıyordum.”

“Şu anki halinin özel olduğunu kabul ediyorsun o zaman.”

“Belki öyledir.”

“İhtiyaç duyduğunu anlamıştım zaten.”

“Neye?”

“Meditasyona... Rahatlatmanın en çok denenen yoludur...”

“Meditasyon yapmayı bilmem…”

“Ben sana öğretirim.”

“Sen meditasyondan ne anlarsın?”

“Yeni öğrendim... Tütsü var mı evde?”

“Yok.”

“Hay aksi... Ortamı çok rahatlatacaktı oysa.”

“Kuru atkestanesi veya çınar yaprağını piknik tüpte yakmaya ne dersin?”

“Saçmalama.”

“Bir sigara yakıp, küllüğe koysak olur mu?”

“Olmaz.”

“Neden? Tütsü gibi rahatlatıcı bir duman değil mi? En azından benim için...”

“Kabul edemem.”

“Piyasada sigara kokulu tütsü satılsaydı, karşı gelmezdin eminim.”

“Kafamı karıştırma. Madem tütsü yok, birkaç çeşit meyve getir bari.”

“Bu hafta pazara çıkamadım, şu an yalnızca ayva var.”

“Ayva mı? Komşulardan elma falan bulamaz mısın?”

“Ayvanın ne günahı var?”

“Birkaç kere boğazımda kalmıştı. Ayrıca ayvayı yemek başarısızlığı çağrıştırır, başarısızlık insanı bunaltır.”

“Elma’nın geçmişi daha günahkâr değil mi?”

“Tamam, ayva ve elma dışında ne bulursan kabulümdür.”

“Plastik üzüm salkımı işe yarar mı?”

“Deneyelim... Başka çare yok galiba.”

İsteksiz arkadaşının bu kadar istekli oluşu onu hayrete düşürmüştü. Plastik üzümleri onu meditasyondan caydırabilmek için önermişti ancak sonuç alabileceğini sanmıyordu. Afyonu patlamadan, kahvaltı etmeden kuşatılmış gibi hissediyordu artık kendini. Hiç hesapta olmayan bir meditasyon gerginliğinin yaşanacağı apaçıktı. Şimdi dikkat dağıtmayı denemeliydi belki de.

“Meditasyonda kıyafet zorunluluğu var mıdır?”

“Yok ama rahat bir şeyler giymeli sanırım. Niye sordun?”

“Toplu meditasyon sırasında soyunanlar olduğunu duymuştum.”

“İnanma… Striptizden değil, meditasyondan söz ediyoruz.”

“Soyunmak, rahatlamaya yol açmaz mı yani?”

“Soyunan, karşı cinsten biriyse, insana daha etkili başka rahatlama yollarını hatırlatır, konsantrasyonu bozar…”

“Demek, daha etkili diyorsun... ”

“Hadi şimdi yere otur, bağdaş kur.”

“Menüsküsüm var, dizim ağrıyor.”

“Kendini zorla.”

“Bacaklarımı bedenime yaklaştıramıyorum.”

“Bedenini bacaklarına yaklaştır öyleyse.”

“Bu kadarı yeterli mi?”

“İdare eder. Bel kemiğini ve kafanı yere 90 derece dik pozisyona getirerek otur.”

“Şimdi oldu mu?”

“Belin tamam sayılır fakat kafan arkada kalmış. Dur ben düzelteyim.”

“Ne yapıyorsun sen yahu? Canım çok acıdı, çocukluğumun mahalle berberinden betersin. Sıra enseme geldiğinde kafamı öyle bir öne ittirirdi ki, boynum kırıldı sanırdım.”

“Sahi ya, benim berber de öyleydi. Tıraştan sonra iki saat kendime gelemezdim. Özür dilerim… Boynunu kırtlatayım mı?”

“Kalsın, istemem...”

“Konsantre olmaya çalış… Gözlerini kapat, kendini o görüntüsüz karanlık boşluğun içinde hisset...”

“Tam hissedemiyorum.”

“Neden?”

“Boşlukta ışıklar patlıyor, tanımlanamayan görüntüler ve renk hareleri geziniyor. UFO görmek, böyle bir şey midir acaba?”

“Anlaşıldı, konsantrasyonun tamamen bozuldu… Her şeye yeniden başla.”

“Kaldığım yerden devam edemez miyim?”

“Edemezsin. Bozuk sütten yoğurt yapılmaz.”

“Bozuk sütün meditasyonla ne ilişkisi var?”

“Fazla uzatma, iç huzurunu mayalandır ve boşluğu hisset.”

“Tamam, şimdi boşluğu hissediyorum galiba.”

“Galiba da ne demek? Hissettiğinden emin olmalısın...”

“Emin oldum sanırım.”

“Hah şöyle... Şimdi de zihnini sustur.”

“Az önce televizyon haberlerini izledim, beyin ishali olmuş gibiyim.”

“İshalini durdur.”

“Nasıl?”

“Beynini yıka.”

“Onu şu sıralar sürekli yıkıyorlar zaten?”

“Haberler yerine duygusal bir program izleseydin keşke.”

“Dizilerle aram iyi değildir. Peki, sen o duygusal programları izliyor musun?”

“Duygularım kaldırdığı sürece takip etmeye çabalıyorum.”

“En çok hangi programı beğeniyorsun?”

“Kurt adamlarla ilgili olanını...”

“Çete, silah ve kan ağırlıklı değil mi o dizi?”

“Evet…”

“En seyredilmeyecek olanı seyrediyormuşsun. Şiddet değil, duygudan söz etmiştin az önce.”

“Öfke de duygudur.”

“Haksız sayılmazsın. Duygusallığı da kolesterol gibi, ‘iyi’ ve ‘kötü’ diye ikiye ayırmak gerekiyor sanki.”

“Keşke şu mukaddesatçı televizyonların ahlaklı dizilerinden birini izleseydin…”

“Hiç aklıma gelmedi doğrusu. ”

Ben bir ara onların müptelasıydım. İnsanı, bilmediği acayip boyutlara sokanından, sırlar âlemi bağımlısı yapanına kadar, neredeyse tümünün…”

“Sonuç?”

“Çok hassasım galiba, bedeli ağır oldu…”

“Nasıl bir ağırlık?”

“Her dereceden akrabama ve modern görüntülü insanlara karşı inancımı yitirdim.”

“Niye?”

“Meğerse onlar ne kötü insanlarmış… Yaşlı anasını aç bırakan başı açık kız evlatları, babasını tekmeleyen kravatlı erkek evlatları, sahte vekâletnameyle mülk satan vefasız yeğenleri, kumarcı damatları, çocuklarına zulmeden sarışın anneleri seyrettikçe, psikolojim allak bullak oldu. Dünya ne kötü bir yermiş birader... Aksakallı bir kurtarıcıya veya görüntüsü mütedeyyin birilerine rastlamadığım her an gölgemden korkar oldum.”

“Çağdaşlığın canavarlaştırdığı o insanlar arasında çağdaş görünümlü arkadaşlar da var mıydı? Görüntümü nasıl buluyorsun?”

“Henüz yakın akrabalarla ilgili kötülükleri tüketmediler. Ama eminim ki, bir gün sıra çağdaş görünümlü yakın arkadaşlara da gelecektir.”

“Seni huzursuz eden bu programları bana neden öneriyorsun?”

“Bilemiyorum. Belki ben de beyin ishaline tutuldum.”

“Kanlı ve kötülüklü haber görüntülerini, kaçıncı tekrarından sonra terk edebiliyorsun?”

“Elimde değil, sonuna kadar izliyorum.”

“Sen gerçekten beyin ishali olmuşsun.”

“Biz bu konuya nerden geldik yahu?”

“Konsantrasyonum bozulmuştu da, yoğurt yapamıyordum ya…”

“Evet, biz senin bozuk konsantrasyonuna dönelim.”

“Dönelim.”

“Hayvansal belgeseller de katliam ve tecavüz sahneleriyle dolu olduğuna göre, bitkisel belgeselleri veya kumsala vuran dalgaları anımsamaya çalış.”

“Hayalimdeki kumsala marina yapılmış, bütün dalgalar kumsal yerine dalgakırana çarpıyor ancak bitkisel belgeseller işe yarayacak galiba.”

“Biraz olsun zihnini susturabildin mi?”

“Susar gibi yaptı ama arada yine bir şeyler fısıldıyor.”

“Kendine anlamsız bir kelime, yani mantra uydur.”

“En kolayı da buymuş, uydurdum bile.”

“Şimdi onu diline dola.”

“Nasıl dolayayım?”

“Yani o kelimeyi hiç durmadan tekrarla…”

“Hayatımız… Hayatımız… Hayatımız… Hayatımız…”

“İçinden tekrarla kardeşim, içinden!”

“Baştan uyarmadın ki…”

“Hem, bu anlamlı kelime de nerden çıktı şimdi?”

“Kusura bakma, daha anlamsızı aklıma gelmedi…”

“Gargara yap… Kelimeyi ağzından dolaştır, dolaştır ve…”

“Tüküreyim mi?”

“Sakın ha, yukarı çıkart!”

“Yukarısı neresi?”

Zihnine çek kardeşim, zihnine!”

“Burun çeker gibi mi?”

“Bir şeyi de bir başka şeye benzetmesen olmaz mı?”

“Olur, tabii ki.”

“Kelimeyi beyin boşluğunda tekrarla ve hiçbir şey düşünme.”

“Düşünmeden edemiyorum.”

“Düşüncelerini askıya al çabuk!”

“Boşlukta askı göremiyorum.”

“Görünmez askıya al.”

“Gerçekten gerildim, şu meditasyondan vazgeçsek mi?”

“Olmaz… Başladık bir kere, dönüşü yok.”

“Tamam… Tamam… Şimdi birdenbire rahatlamaya başladım sanki.”

“Gerçekten mi?”

“Evet, evet… Giderek huzura kavuşuyorum.”

“Oh be, nihayet… Sakın yakaladığın huzuru bozma, kesintisiz rahatlık çok önemlidir çünkü.”

“Ben rahatladım ama sen gerildin galiba.”

“Biraz öyle oldu.”

“Meditasyon yaparsın artık...”

“Sanmıyorum… Bu kadar gerginken başaramam.”

“Böyle mi kalacaksın?”

“Meditasyon hocamı ararım, o bana telefonla reiki gönderir. Tabii kızgınlığı geçmişse...”

“Neden kızgın?”

“Başlayalı üç seans oldu, hâlâ meditasyonu beceremiyorum.”

“Beceremediğin işi neden bana yaptırmaya çalıştın?”

“Yöntemi sınamak için…”

“Konsantrasyon sorunun mu var?”

“Evet, ne yazık ki... Sahi, sen nasıl bir kerede becerdin bunu? Yoksa benim hocalığım, hocamın hocalığından daha mı iyi?”

“Bir itirafta bulunayım mı?”

“Bulun.”

“Ben de beceremedim aslında, çile bitsin diye sana yalan söyledim.”

“İtirafınla beni çok sevindirdin… Demek ki, tek kabiliyetsiz ben değilmişim.”

“Biz neden böyleyiz?”

“Ne bileyim, belki de çağımız meditasyona uygun değildir.”

“Fazla mı uyarılıyoruz?”

“Kuşkusuz…”

“Rahatlamanın, hiç mi yolu yok?”

“Gariptir ama karşı komşum çok kolay rahatlıyor.”

“Nasıl?”

“Sürekli konuşarak…”

“Hangi konuda?”

“Hiç fark etmiyor, her konuda… Adamın anıları öyle keyifli ki, kıskanmamak elde değil.”

“Bu yöntemle rahatladığını nerden biliyorsun?”

“Her esir alındığımda, ben çöktükçe, onun yüzünde güller açıyor.”

“Biz de konuşalım ve rahatlayalım öyleyse.”

“Olabilir… Hangi konuları konuşalım?”

“Tabii ki en hâkim olduğumuz konuları… Ben sana bugünün flaş haberlerini sıralayabilirim…”

"Kaç flaşlı?"

"En sönüğü beş flaşlı."

“Ben de sana korkularımdan söz ederim.”

“Sonra, siyasetçilerin erdemsiz tavırlarından bahsederiz karşılıklı.”

“İktisadi çöküntüyü unutmayalım ama…”

“2012’ye de çok az kaldı zaten… Açılan, ‘ortaya karışık’ dava o zamana kadar bitmezse, öbür tarafta bir sonuca bağlanır mı?”

“Yahu bunların hepsi olumsuz mevzular değil mi?”

“Evet, öyle…”

“İyi bir şeyler bulmaya çalışalım.”

“Kılıf uydurulmuş baskılardan uzak, hukuka yakın bir ülkede, travmasız kadrolarla yönetildiğimizi farz edelim mi? Ayrıca biraz da bilim, sanat, edebiyat, felsefe katarız hayalimize…”

“Böylece, meditasyon yapmış kadar huzurlu olabilir miyiz?”

“Bence şimdilik tek şansımız, gel biz bunu tepmeyelim. Çay demlerim, güzel bir kahvaltı ederiz… Uzakdoğu ruhundan umut kesilmez, belki hocandan reiki de gelir…”


23 Kasım 2009 Pazartesi

Dinlenme Kampı Matematiği


Anlayamayan Adam, hesaplamaya çalışıyordu, içine tıkıldığı dinlenme kampından yararlananların sayısı ne kadardı acaba? Semi-teknolojik, sosyo-psikopatolojik, naftalino-politik yanlarıyla çok yönlü ve karmaşık bir hesaplamaydı bu...

Bilinenlere benzemeyen, kümesi andıran dinlenme kampının koşullarına ve kurallarına kafa patlatmalıydı öncelikle. Beş duyusu, bu nedenle senkronize su balesi yapıyordu sanki. İlk belirlemelerine göre, dört mevsim açık olan dinlenme kampının sınırları dar bir sahil şeridini değil, tüm yurt sathını kapsıyordu, içinde kantin yerine AVM bulunuyordu.

Görünürde ne bir kumsal, ne havuz, ne de plaj voleybolcusu vardı. Parmak arası terlik giymek henüz yasaklanmamıştı ancak kampta dinlenenlerin yüzünden yorgunluk akıyordu. Dinlenme yorgunluğu... Anlayamayan Adam’ın ağzının tadı neden birdenbire kaçmıştı? Burnunun direğini kıran pis kokudan mı, yoksa kulağındaki hukuksuz çınlamadan mı?

Hafızasının tarih bölümünü karıştırınca, geniş kapsamıyla nam salmış ilk dinlenme kampının, Sultan Abdülhamit döneminde kurulduğunu anımsadı. “F” klavye daktilonun icat olunmadığı o zamanların meşhur zabitleri, dinlenmeyi hak eden üç kişi bir araya geldiğinde, natürel kulaklarını diker, pür dikkat konuşulanları dinler ve akıllarına yatırdıklarını el yazısıyla kaydederek tez vakitte Sultan Abdülhamit’e rapor ederlermiş, bilindiği kadarıyla.

Tebaasını dinlendirirken Abdülhamit’in geçerli bir nedene sahip olduğu düşünülebilirdi belki. Çünkü istibdat yönetimlerinde muhalif olanlar, yok edilesi düşman olarak görülürdü. Alabildiğine yaygın dinlemeler, iktidar menşeli katı düşmanlığın su götürmez emaresi miydi öyleyse?

Benzer bir dinlenme kampı, ilkinin lağvedilişinden bir asır küsurat sonra yine halkın hizmetine sunulduğuna göre, kem tarih tekerrür etmekten hiç vazgeçmeyecek miydi? “Tekerrür eden kem tarih”in adı, şimdilerde mahkeme kararıyla “nur topu gibi demokrasi”ye mi çevrilmişti acaba? Promosyon demokratları bu yüzden mi ninniler söylüyorlardı?

Anlayamayan Adam, dinlenme kampına ilişkin kategorileri sayılara dökebilirse, dökülenleri sonradan yerden toplayarak bir sonuç çıkartabilirdi. Kampta dinlenenlerin sayısını daha kolay belirleyebilmek için, ilk aşamada dinlenmeyenleri hesaplamaya çabaladı. Ortaya, şöyle bir tablo çıkmaktaydı kabaca:

Kampta sözü hiç dinlenmeyenler, dinlenme kampında seçmen olamayanlardır ki, onlar kabaca 24 milyon kişiydiler...

Kampta dinlenmeye değer alt yapısı olmayanlar, okuma yazması veya bir okul diploması olmayanlardı ki, onlar kabaca 13 milyon kişiydiler...

Yaş haddi aşımı yüzünden kampta dinlenme dışı bırakılanlar, hayatı sorgulamaktan elini ayağını çekmiş 70 yaş üstü kişilerdi ki, onlar kabaca 3 milyon kişiydiler...

Bedensel ve ruhsal engeli kampta dinlenmeye uygun olmayanlar, duyarsızlığı kendine engel edinenler de dâhil edildiğinde, nüfusun vasati % 10’unu oluşturuyordu ki, seçmen sayısına kabaca oranlandıklarında, onlar kabaca 5 milyon kişiydiler.

Yüzme bilmez oylarını son seçimde dinlenme kampı müdüriyetinden yana kullananlar, dinlenme kampının perçinlenmiş taban kitlesiydi maşallah. Seçmen sayısının %20’si bu fasla dâhil edebilirdi ki, onlar kabaca 10 milyon kişiydiler.

Baskın erken seçim hesabıyla dinlenmeden muaf tutulanlar, son seçimde güney-doğu vilayetlerinde kamp müdüriyetine oy vermeyenlerdi ki, onlar kabaca 2 milyon kişiydiler.

Siyasi tercih belirtmeyi bilemeyenler, her genel seçimde istikrarla oy kullanmayanlardı ki, onlar kabaca 7 milyon kişiydiler.

Belki bu hesaplamaya, hiç telefon kullanmayanları, kullansa da kontörü yetmeyenleri, umutsuzluktan dağa çıkanları, bezginlikten güneye inenleri, yatırımını Çin ve Mısır’a kaydıranları, binlerce dolar eğitim masrafından sonra beynini Amerika’ya göç ettirenleri, günü kurtarmak için dağıtılan erzak, kömür benzeri şeyleri aldığı an tercihi değişen işsizleri de dâhil etmeliydi ancak istatistiksel vicdanı buna el vermedi. Peki ya onlar kaç kişiydiler? Kuyruklu yalandan hallice resmi istatistiksel bilgilere müracaat ettiyse de, bu soruya yanıt bulamadı. Çekmecesinden bir çift zar çıkardı. Fırlattığı zarların biri 6, diğeri 2 gelince, bu haneye 8 milyon kişi yazdı. Anlayamayan Adam, eline hesap makinesini aldı, kampta dinlenmeyenlerin sayılarını süratle toplayarak 72 milyon toplam sayısına şaşkınlıkla ulaştı. Çıkan sonuçta bir gariplik vardı ama üzerinde durmadı.

Şimdi de hesaplanma sırası, kampta dinlenenlere gelmişti. Resmi olarak dinlenenlerin sayısının 150 bin kişi olduğu söylendiğine göre, gayri resmi dinlenenlerin sayısı da en kötü ihtimalle 150 bin kadar olmalıydı. Aksini düşünmek, 33 yıllık iktidarını zabitleri sayesinde sürdüren Abdülhamit’in hortlatılan ruhuna azap çektirmez miydi? Kampta dinlenmeye alınanların en az 300 bin kişi olduğuna kanaat getirdikten sonra, daha ince hesaplamalara girişti.

Dinlenenler, sosyal ilişkileri güçlü insanlardı genellikle. Kına gecesi ve düğünlere rağbet etmeseler de, dernekçiydiler. Her birinin 20 arkadaşıyla sürekli telefon iletişimi içinde olduğunu varsaydı, mecburen. Ayrıca akraba takımını da hesaba katmalıydı. Kampta dinlenenlerin çoğu, biteviye çalışmaktan 3’üncü çocuğa fırsat bulamayanlardı. Genel ortalaması 3’ü geçmeyen aile fertlerine, eş ve çocuklarıyla birlikte 1 amca, 1 hala, 1 dayı ve 1 teyze eklediği takdirde, eder miydi yaklaşık 20 kişi? Kabaca ederdi tabii ki...

Anlayamayan Adam bir kez daha eline hesap makinesini aldı, 20 arkadaşla 20 akrabayı toplayarak, doğrudan dinlenen her bir kişi nedeniyle dolaylı olarak dinlenenlerin sayısının 40 kişi olduğunu buldu. 40 sayısını 300.000 sayısıyla çarpınca, dinlenme kampından yararlananların 12 milyon kişi olduğu sonucuna vardı. Dolaylı dinlenenler yüzünden daha dolaylı olarak dinlenen konu komşuyu, akraba arkadaşlarını ve arkadaş akrabalarını aklına bile getirmek istemedi önce, ama sonra hak yemekten korktu. Topunu temsil edebilsin diye, hesaba kabaca 12 milyon kişi daha ekledi.

Ne gariptir ki, dinlenme yaygınlığı ortaya çıkınca, kamp yönetimi de dinlenmekten şikâyetçi olmuştu. Kamp yönetimi, dinlenme kampının dinlenenlerce yadırganmaması, dinlenmeye yol açanların sorgulanmaması için kendilerini özellikle dinlenmeye aldırtmış olabilir miydi? Olabilirdi sanki… Çünkü beyanlarının şifresi çözülürse, dinlendirme tasarrufu, galiba tek başına kamp müdürünündü. Ve üstelik o, mizacına çok aykırı bir sakinlikle şikâyetçiydi…

Dinlenme kampında dinlenenlerin ve dinlenmeyenlerin toplamı, eksiklerine rağmen 96 milyon çıktığına göre, hesaplamasında ciddi hata vardı. Vitrinlerdeki %25 sezon indirimlerinden esinlenip, bir kalemde kabaca 24 milyon indirim yapıp, dinlenme kampının toplam nüfusunu 72 milyona denk getiriverdi. Başka ne yapabilirdi ki? Birkaç kategoride birden yer alanları hesaplamadan arındırabilecek bilimsel bir yöntemi, henüz keşfedememişti. Kabaca hesap, ancak bu ölçüde isabetli oluyordu.

Cümbür cemaat, artık adına vatan denmesi istenmeyen bu dinlenme kampında, kabaca bir hayat yaşamıyor muyduk zaten? Reel üretimden vazgeçirilenler bir biçimde, düşünüp konuşanlar ise diğer bir biçimde dinlenmiyor muydu bu kampta?

Anlayamayan Adam, koltuğundan kalktı, mutfağa yöneldi, yarısından çoğunu daha önce boşa tükettiği paketten çıkarttığı bir kuru baklayı dilinin altına attı. Bakalım onu bu kez ağzında ıslatabilecek miydi? Dinlenme kampında yorulmadan yaşamanın şimdilerdeki biricik yolu, ağızda bakla ıslatmaktan başka ne olabilirdi?

16 Kasım 2009 Pazartesi

Kampanya Kırıklığı


Anlayamayan Adam, “Bir saatlik ücrete iki saatlik psikiyatrik tedavi” kampanyasından yararlanabilmek üzere hastaneye giderken oldukça düşünceliydi. Tek seansta iyileşebilecek miydi acaba? Rahatsızlığını, kampanyasız yaşayamamak olarak özetleyebilirdi.

Sol gözü yolda, sağ gözü ise yol kenarındaki benzin istasyonu afişlerindeydi. O haftanın en cazip kampanyalı benzincisi hangisiydi acaba? Islak mendil, temizlik bezinden; bardak takımı, ıslak mendilden; araba çekilişine katılma hakkı ise bardak takımından daha değerliydi.

Randevuya gecikmek istemiyordu, yokuş aşağı yolda hafifçe gaza dokundu. İniş bitti, rampaya vurdu, tam tepe noktaya geldiğinde, yol birdenbire daraldı. Çünkü trafik ekibi yola barikat kurmuştu. Aracını ve şahsını hedef alan işaret dilini çözünce, radar kontrollü ceza kampanyalarından birine yakalandığını anladı.

Hızını kesti, arabayı kenara çekti ve makbuz kuyruğuna girdi. Müstakbel psikolojik tedavi, daha şimdiden pahalıya mal olmuştu. Sırası geldiğinde, felsefe sahibi her Türk sürücüsü gibi itiraz hakkını kullandı.

“İmkânı yok, ben o kadar hızlı gitmiyordum.”

“Gitmişsin kardeşim.”

“Kanıtlayın o zaman.”

“Kanıtlarız ama kontrol bitene kadar beklemen lazım... Sonra seni bir de göz muayenesine göndeririz...”

“O niye?”

“Kocaman radar ikaz levhasını görmemişsin. Üstelik bakışlarında da biraz şehlalık var.”

“Neden yokuş aşağı radar kuruyorsunuz da, yokuş yukarı kurmuyorsunuz?”

“Yokuş yukarı radar, sermayesini kurtarmaz... Bir de can güvenliği konusu var tabii.”

“Burada bir tek, traktörler limiti aşamaz.”

“Orası öyle ama biz de her zaman radar kurmuyoruz ki.”

“Can güvenliğimiz, bazen mi önemli?”

“Hızınızı kesiyoruz sadece”

“Yavaş gidelim de, trafik mi tıkansın yani?”

“Kaza görünce, çakılıp kalıyorsunuz ama.”

“Göz hakkı diye bir şey vardır…”

“Kazanın göz hakkı mı olur kardeşim?”

“Duyduğuma göre, her ay mutlaka, maaşlarınızı karşılayacak kadar ceza kesmeniz gerekiyormuş. O yüzden ay sonlarında pusu kuruyormuşsunuz.”

“Yok öyle bir şey beyefendi. Kim uyduruyor bunları?”

“Madem sürate izin yok, neden bize kadranı 240 km gösteren araba satıyorlar?”

“Nerden bileyim?”

“Gaza basmasam bile bu yokuşta ibre 120’den aşağı inmez.”

“Fren kullanın.”

“Balatalar çabuk aşınıyor...”

“Tercihinize karışamayız beyefendi... Ya balata, ya ceza...”

Konuşmanın bir yere varacağı yoktu. Anlayamayan Adam, hastaneye yetişmesi gerektiğini söyledi. Doktor izlenimi yaratmak belki bir işe yarardı. Polisin umursamadan, “Geçmiş olsun” demesine bakılırsa, yalnızca hasta izlenimi bırakmıştı. Uzatılan makbuzunu mecburen kabul etti. Cezayı 15 gün içinde ödediği takdirde % 25’lik peşin indirimi kampanyasından yararlanacağını öğrenmesi hoş bir sürprizdi.

Tekrar yola koyuldu. Uygun kampanya bulursa, anjiyo da olmalıydı. Son günlerde fazlaca gergindi çünkü. Bir de iyice tutuklaşmış yatak hayatı meselesi vardı. Çocukluğunda belediyenin sünnet kampanyasından yararlanırken yanlış kesime uğramış talihsiz bir erkek gibi yetersizlik duygusu taşıyordu çünkü. Doktora bu konuyu da açsa mıydı?

Kampanyalı krediyle aldığı kampanyalı arabasını kullanırken aklına muhtelif açılım kampanyalarının yanı sıra, son günlerin grip aşısı kampanyası da geldi. Türetilmiş salgın hastalıktan türetilmiş bir kampanya mıydı yoksa? Eski devirlerin, yalnızca yardım niyeti taşıyan kampanyalarını anımsadı. Depremzedelere, Kızılay’a yardım kampanyaları gibi… Cumhuriyet tarihimizin en muhteşem kampanyası imeceydi galiba…

Güzel kampanyalar, tıpkı tüm diğer güzellikler gibi geçiciydi ancak kampanya bağımlılığı insanı yakaladı mı, bir daha bırakmıyordu. Bu sorun aynı ölçüde toplumsaldı da… Süreğen sorunlara kalıcı çözümler yerine, kampanyalı çözümler önerilmesinin başka ne sebebi olabilirdi ki? Belki de bu yüzden kampanyaya konu edilmeyen hiçbir sorunu, sorundan saymıyordu artık. Yoksa farkında olmaksızın, bir “Kampanya Cumhuriyeti”ne mi sürükleniyorduk?

Kız çocuklarını okula göndermek, demokratikleşmek, vergi toplamak, kampanyasız başarılamayacak konulardan mıydı? Veya kampanyalar, başarısız kadrolar için kurtarıcı bir etkinlik miydi? Yetersiz olduğu konuda o da kampanya düzenlese, yatak hayatı canlanır mıydı? Reklam amaçlı ekonomik kampanyaların hangisinin daha kazançlı olduğunu düşünmek onu ambale ediyordu.

Kısacası, Anlayamayan Adam’ın gözünü kampanya bürümüştü. En çok da, af kapsamlı kampanyalara ihtiyaç duyuyordu şu sıralar. Kredi kartı borcu veya Bağ-Kur prim borcu affı türünden… Gereksinimlerini karşılayamadığı için mutsuz ettiği eski sevgilisi de, bir kampanya çerçevesinde onu affeder miydi? Bir de “Görülmemiş Kampanya” diye ilan edilenler vardı ki, neresinin daha önce hiç görülmediğini anlayana kadar ortadan kalkıyor, yerini bir başka kampanya alıyordu.

Psikolojisini düzeltmeden sağlıklı karar veremeyeceği aşikârdı. Biraz gecikmeli olarak hastaneye vardı, doktora ulaşmak için başvuruda bulundu. Danışmadaki görevli başını iki yana sallayarak “Bir dakika da olsa, gecikenler maalesef tedavi hakkını kaybediyor beyefendi” dedi. Bu nedenle çıngar çıkaracaktı ancak anılan kampanyanın bir toplantı salonu dolusu insana grup tedavisi olarak uygulandığını öğrenince, vazgeçti.

Ona şimdi de teselli kampanyası olarak, acil servisten bedeli limitsiz yararlanma fırsatı önerilmişti. Ama ne yazık ki, birkaç saat süreliydi. Hiç olmazsa bu kampanyayı kaçırmamalıydı. Kazaya veya belaya bulaşmadan bunun gerçekleşmesi mümkün müydü? Kampanya hakkını acil servise düşmüş başka birine devretmesine izin verilir miydi peki? Olmazdı herhalde… Hayal kırıklığı yaratan bir kampanya kırıklığı yaşıyordu şimdi apaçık.

Gözü, yerleri paspaslayan temizlikçinin kovasına ilişti birdenbire. Bir tekmeyle sabunlu suyu yere döküp üstüne basarsa, kesinkes bir yerini kırar ve kampanya hakkına kavuşurdu. Kavuşurdu ancak bunun bir de sonrası vardı. Ya onu acil müdahaleden sonra hastaneye yatırırlarsa, yatak bedelini nasıl öderdi? Rehin kalırdı garanti…

Gözlerini sabunlu su dolu kovadan ayırıp kuru zemine doğru kaydırdı; cebinden not defterini çıkardı; gelecek birkaç ayın akla yatkın kampanyalarını gözden geçirmeye başladı…

İnternet oyunundan çiftlik ve komşu alma kampanyası...

Kadın göbeğinden suşi yedirme kampanyası…

Kar lastiği alana güneş yağı kampanyası…

Dere yatağında sele kapılmış ucuz nevresim takımı kampanyası…

İzbe bir kafede, “Kahve sizden, fal bizden” kampanyası...

Sigara dumanı tiryakisine, kömür dumanı kampanyası...

Yılbaşını kırmızı donla kutlayarak yeni yılı güzelleştirme kampanyası…

Ve daha nice vazgeçilmez kampanya…

Seçenek çoktu ama hangisine yamanacağına karar veremedi. Belki de hepsini denemeliydi. Her şerde bir hayır olduğunu düşünmeye zorladı kendini. Tedavi olmaktan şans eseri kurtulduğuna göre, kampanyalı hayattan doyasıya zevk alabilecekti çünkü artık.

Ali Sefünç

10 Kasım 2009 Salı

Küresel Orman Masalı


Bir varmış bir yokmuş, küresel ormanda yaşlı bir aslan yaşarmış... Kral aslan artık hem hantal hem de takma dişliymiş. Andropoza girdiği belli olmasın diye hızını kesen uzun yelelerini atkuyruğu yapmaktan, motosiklete binmekten ve lif kopartıcı marjinal sporlardan kaçınıyormuş.

Önemli kısmı toplu villa imarına açılan orman küçüldükçe, sayısı azalan otoburların kaçıp saklanma becerileri iyice artmış. Gözünü ve karnını doyuramayan aslan, diğer 6 yırtıcıyı bir gün toplantıya çağırmış. Akbaba’nın kuşbakışı değerlendirmesine göre G-7 insanının durumu da aynıymış ama onlar küreselleşerek sorunlarını halletmişler. Ormanda da benzer bir sistem kurulursa, doymak kolaylaşabilecekmiş.

Ormanı küreselleştirme kararı, oybirliğiyle alınmış. Orman hayatının eskisi gibi olmayacağı, yemlik hayvanların dışgüdülere kulak asarak yaşayacağı, yarı resmi orman ajansları ve TV kanallarıyla tüm ormana duyurulmuş. Bu hesaba göre; tavşanlar hızlı koşmayacak, ötücü kuşlar kanat çırpmayacak, ceylanlar gerdan dekoltesini saklamayacak, yaban öküzleri GDO çayırlıklarında otlayacakmış örneğin...

Bu fikre önce saksağanlar inanmış, ardı sıra diğer hayvanlar… Bir tek kirpi anlamamış, ormansal küreselleşme politikasını. Meğerse kirpide kirli propaganda alerjisi varmış. Ayrıca o, hayatı sorgulayan bir yapıya sahipmiş. Oysa durumu anlamak değil, inanmak gerekiyormuş... Yeni orman düzeni taraftarları, kirpiyi inandırmak için bir ayağı kopuk kaplumbağayı elçi yollamışlar.

“Kirpi kardeş, bırak direnişi, büyük düşün!”

“Senin sol ön ayağına ne oldu kaplumbağa kardeş ?”

“Çakalın birine kaptırdım.”

“O sırada kabuğuna neden çekilmedin?”

“Yenilikçi olmamakla suçlanmamak için.”

“Senin durumuna düşmeyi asla istemem.”

“Her tehlikeye karşı diken topu olmanın yararı yok… Bana inan dostum.”

Kirpi, bu yeni inanışa kurban gitmemek için aslanın her kral seçiminde dillendirdiği bir diğer inanç anlayışıyla karşılık vermeyi denemiş, tosbağaya.

“Bu benim tanrısal refleksim. Başka türlü hayatta kalamam ki... Bazı hayvanlar saldırganlık, bazıları da kendini koruma içgüdüsüyle yaşamak üzere yaratılmıştır?”

“O eskidendi, doğanın kanunları da değişti artık.”

“Beynim inansa, bedenim inanmaz buna… Tehlikeyi görünce, hemen kasılıverir.”

“O zaman kas gevşetici krem verelim sana…”

“Karnım çok yumuşaktır… Ve üstelik gıdıklanırım.”

“Dikenlerini kestirelim.”

“Diken stilim bozulur diye korkarım.”

“Epilasyon yaptıralım.”

“Selüloitlerimden utanırım.”

“Hiç olmazsa, yeni düzeni onayladığını söyle sizinkilere.”

“Niçin söyleyeyim? Aslana, ‘Proteini soya fasulyesinden al, midene kelepçe taktır, parça et yerine cevizli sucuk ye, kan yerine pekmez iç’ diyen oluyor mu hiç?”

“Anlaşıldı kirpi kardeş, sen avanta peşindesin. Öyleyse sana AB fonu aktaralım… İhale verdirelim… Televizyonda program yaptıralım… Orman Nobel’i veya Oscar’ı kazandıralım… Orman Bankası’ndan kredi çıkartalım. Parasıyla orman anayasası hazırlatalım... Ne dersin?”

Neyse ki kirpi, küreselleşmiş insanlar gibi kel, kör ve ilkesiz değilmiş... Kendi küreselleşmesini gerçekleştirmek üzere apansız kasılmış, dikenli bir küreye dönüşebilmenin keyfiyle ormanda yuvarlanıp gitmiş.

Ali Sefünç

5 Kasım 2009 Perşembe

Şakacı Cumhuriyet Çocukları


Cumhuriyetin 86. yıldönümünün kutlandığı o gün neler oldu?

Yabancı liderlerle şapır şupur öpüşen hükümet lideri, muhalif gördüğü siyasi liderin ve silahlı liderin elini sıkmadı...

Bir ara göz göze geldiler, besin değeri düşük dondurulmuş gülümsemeyle yetindiler…

Fanatiği olduğu takımın her golünden sonra göbek attığı söylenen eski bir paşa, karşılaştığı savcıya, “Beni almaya mı geldiniz?” diyerek şaka yaptı ve en çok kendisi güldü...

Muhalif siyasi lider, Anıtkabir’de hükümet liderine şaka yollu, “Sizin ne yapacağınız belli olmaz!” diyerek, erken seçim planlarından haberdar olduğunu ima etti...

Bunu duyan hükümet lideri, “Evet haklısınız, her şey olabilir” diyerek niyetini belli etmemeye çalıştı...

Taze gülümseme yaratamayınca, yine dondurulmuş gülümseme kullandılar.

Yeniçeri ordusu karşıtı, kısmi demokrasinin yılmaz askeri bir profesör, bundan sonraki ordunun, Nizam-ı Cedit ordusu gibi olmasını temenni etti. Apo’nun hangi orduda paşalığa yükseleceği böylece anlaşılmış oldu...

Ay sonu çekleri karşılıksız çıkan bir KOBİ erbabı, oy verdiği lider Cumhuriyet Bayramı gerginliğinden galip çıktığı takdirde, çeklerinin ödenebileceğini umdu...

Romancılığı bırakan bir müzisyen kaleme aldığı köşe yazısında, “12 Eylül’ün ruhu Türkiye’yi gölgelemeye devam ediyor” dedi, 86. Cumhuriyet Bayramı’nda estirilen 12 Eylül öncesi ruhunun kalıcı karanlığını okuyucularına fark ettiremeden...

Yağmur yağıyordu, hayata ıslak imzasını hiç atamamış karamsar şemsiyeli bir emekli, bankta oturmaktaydı. Onun şakacı bir hali yoktu...

Derbi maçı sonrasında düşman kamplara bölünmüş kulüp yöneticileri, kendi futbol cumhuriyetlerinin holiganlarını kollayabilmenin peşindeydi...

Dalgın bürokratik erkek davetli tokalaşmayınca, Cumhurbaşkanı eşinin eli havada kaldı...

Erbakan kızdı: Bu kadar kutlamaya ne gerek vardı?

Olağan görüşme özürlü zirveciler, 24 saatte dört resmi, bir özel görüşme yaparak bayramdan anlam eksilttiler...

Bakü ve Tel Aviv’deki kutlamalar planlandığı gibi sönük geçti...

Unutulmuş 12 Eylül öncesi ruhu, unutulmaz 12 Eylül ruhunu, çok ama çok kıskandı. Çünkü birlikte anılmayı fazlasıyla hak etmişlerdi...

Ali Sefünç

2 Kasım 2009 Pazartesi

Yaydan Çıkmış Serseri Ok Diyaloğu


“Merhaba, ok kardeş...”
“Merhaba, diş macunu kardeş…”
“Nasılsın?”
“Yorgun ve kızgın...”
“Neden.”
“Yine yaydan çıkmışım da, ondan.”
“Haberin yok muydu?”
“Yoktu…”
“Görevin yaydan çıkmak değil midir zaten?”
“Yalnızca o değil.”
“Peki ne?”
“Yayda yaylanmak… Jet gibi yol almak… Hedefi göbeğinden vurmak... Ve bir sonraki atışa hazırlanmak…”
“Yaydan çıkmakla yetinme, hepsini birden yap... Sana karışan kim?”
“Yaylanarak yürümeyi karizmatik liderlik belirtisi sayan medya…”
“Kulak asma onlara?”
“Sıkışınca, beni yaydan çıkartıyorlar ama.”
“Belki okçudurlar…”
“Değiller, kendilerini okçu sanıyorlar.”
“Okçuyla, kendini okçu sanan arasındaki fark nedir?”
“Taklit okçunun attığı ok bumeranga benzer, kimin neresine, nerede ve ne zaman batacağı bilinmez.”
“Bunun yorumu nedir?”
“Çuvallama…”
“Ne çuvallaması?”
“Sınırı belirsiz ve tartışmaya kapalı etnik açılım çuvallaması...”
“Bırakalım açılımlasınlar açılımlayabildikleri kadar.”
“Tartışmaya kapalı açılımlar, tıkanmaya mahkûmdur.”
“Sana ne onların tıkanmasından, boş ver.”
“Başarısızlıklarına beni niye alet ediyorlar kardeşim?”
“Aletsiz açılım yapamıyorlar herhalde… Jimnastiğin de aletlisi vardır ya…”
“Başka alet bulsunlar, şöhretimi kullanmasınlar.”
“Şöhretini nasıl kullanıyorlar?”
“‘Ok yaydan çıktı bir kere’ diyerek… Çünkü bilirler ki, ben yola çıktım mı, geri dönmem...”
“Desinler, ne zararı var?”
“Rahatım kaçıyor. Sadağımda beni keyif içinde görenler, ‘Hani sen yaydan çıkmıştın, neden hâlâ buralardasın?” diye hesap soruyorlar.”
“Hedefe varmak iyidir.”
“Meydanı boş bulan her okçunun fırlattığı ok hedefi bulsaydı, Nişantaşı değil Okmeydanı elit semti olurdu.”
“Hakkındaki haberleri yalanla. Yaydan hiç çıkmadığını söyle.”
“O zaman da zorla yaydan çıkartıyorlar.”
“E sen de nazlanma, yaydan çık canım...”
“Çıksam nereye varacağım ki?”
“Seni yaydan çıkartanlara sor.”
“Bir bilebilseler...”
“Kendin bir hedef seç.”
“Hangisini seçeyim, bugünlerde herkesin hedefi, bir başka cumhuriyetten yana.”
“Bir çare bulacaksın artık.”
“Buldum gibi. Durum unutulana kadar orada burada serseri oklar gibi dolaşıyorum.”
“Zırvalama! Serseri ok olur mu hiç?”
“Serseri kurşun oluyor da, serseri ok niye olmuyor?”
“Kusura bakma, haksızlık etmişim.”
“Senden yana uğradığım haksızlık, yalnızca bu değil ki.”
“Başka ne var?”
“Sarpa saran siyaseti sürdürebilmek için neden, ‘Diş macunu tüpten çıktı bir kere’ demiyorlar?”
“Haksız sayılmazsın. Beni kolladıklarını inkâr edemem. Belki tüpümden çıkınca dik duramadığım, belki de pazar payım senden yüksek olduğu içindir.”
“Bağırsaktan çıkmış gazın, yırtık prezervatiften sızmış spermin, Ege’yi botla geçmiş sığınmacının, reytingi azalmış dizinin de geri dönüşü yoktur ama örneksenmiyor. Onların da mı pazar payı yüksek?”
“Seni seçmişler bir kere, mutlu olsana.”
Bakıyorum da, her şeye bir kulp buluyorsun. Şu sorularımı da kulplandırır mısın?”
“Memnuniyetle...”
“Beni hangi yaydan fırlatıyorlar?”
“Keman yayından.”
“Ben kimin okuyum?”
“Sana sormalı.”
“Pentagon çizimi Türkiye haritasına giden yol, kimin yolu?”
“Söyleyemem.”
“Gerçek hedef neresi?”
“Sana ne?”
“İlk hedeften saptırılırsam, yenisi var mı?”
“Uydururlar.”
“Adımı siyasete niçin alet ediyorlar?”
“İstismara açık bir yapın olduğu içindir.”
“Daha önce Avrupa, Kıbrıs, Avrasya, Ortadoğu yönünde yaydan çıkmış oklar şimdi nerde?”
“İhtiyaç molası vermişlerdir.”
“Harici sosyo-politik tercihleri yaydan çıkmış oka benzeterek oldubittiye getirmek hangi zekânın ürünüdür?”
“Senin asabın bozulmuş be ok kardeş.”
“Sıkıysa, ‘Siyaset yaydan çıkmış bir kere, anca döner erken seçimden erte’ desinler...”
“En iyisi sen pazar payı yüksek bir sakinleştirici al... Gribe de iyi gelir valla...”
“Artık sen de hedefimsin ulan, pazar malı diş macunu! Dur kaçma, gel buraya! Bir kerecik tüp deldirmekten bir şey olmaz... Şimdi gerçekten yaydan çıktım bir kere…”
“Çok yazık… Sizin gibi tartışma meraklısı oklara, öfke kontrolü tedavisi şart...”


Ali Sefünç

27 Ekim 2009 Salı

Yan Kaygı Diyaloğu


“Kaygılı görünüyorsun.”

“Evet, çok kaygılıyım.”

“Nasıl bir kaygı bu?”

“Temel kaygımdan uzaklaşma kaygısı.”

“Sen de uzaklaşma o zaman.”

“İzin vermiyorlar.”

“Kim vermiyor?”

“Temel kaygıma yakınlaşmamdan ürkenler…”

“Ürkünce ne yapıyorlar?”

“Üretiyorlar.”

“Ne üretiyorlar?”

“Yan kaygı…”

“Ne tür yan kaygı?”

“Her türlü yan kaygı…”

“Bu yöntem yeni mi?”

“Yeni sayılır.”

“Öncesinde ne vardı?”

“Yan zevk.”

“Örneğin?”

“Futbol…”

“Başka?”

“Batılılaşma arzusu… Porno film tutkusu…”

“Tamam, bu örnekler yeter. Ben şimdi şeyi merak ediyorum... Şeyi…”

“Neyi?”

“Yan zevkten yan kaygıya geçişin nedenlerini…”

“Yan kaygının etkisi, yan zevkten çok daha güçlü ve kalıcıymış. Her ikisini birlikte kullanmayı keşfettiler aslında.”

“Ne gibi yan kaygılar?”

“Yüzde kırışıklık, belde genişlik kaygısı…
Doymuş yağa doyamama kaygısı…
Garip isimli grip kapma kaygısı…
Kapalı sınır kapısı kaygısı…
Bize arka çıkmayan halklara arka çıkamama kaygısı…
Ismarlama teröristi iyi karşılayamama kaygısı…
Rol icabı ölen dizi kahramanını hayata döndürememe kaygısı…
Tarihi binaya çanak anten takamama kaygısı...
Dinlenen telefonda ölçülü konuşamama kaygısı…
Youtube’a erişememe kaygısı…
Baz istasyonu gölgesinde oturma kaygısı…
Adım başı günaha girme kaygısı…
Afrika’daki kabile çatışmalarının kaygısı…
Somalili korsana gemi kaptırma kaygısı…”


“Tamam, pes ediyorum, bu kadar yeter… Temel kaygılarımı depreştirme lütfen. Merak ettim, senin temel kaygın neydi peki?”

“Sahi ya, benim temel kaygım neydi? Memleket mi, istikbalim mi? Yoksa temel kaygımı hatırlayamama kaygısı mıydı, en temel kaygım?”

19 Ekim 2009 Pazartesi

Ahlaklı Paparazzinin Günlüğü


Sevgili günlük,

Kriz başladı başlayalı, inan ki işler çok bereketsiz. Dün gece paparazzi arkadaşlarla yine aynı yerde toplandık. Tek bir vukuattan çok sayıda haber çıkarabilmek için sürüler halinde dolaşıyoruz artık. Çekirdek çitlerken sorunlarımızı konuştuk. Çoğumuz taşeron firmada sigortasız çalışıyor. Üstelik ücretler de düzenli ödenmiyor. İçimizden bir dangalak çıkıp, “Sendikalaşalım” deyince, onun ağzını burnunu kırdık.

Av beklerken canımız çok sıkılıyor. Eğlenmek için birbirimize hakaret ve küfür ederek demokratik yönetici taklidi yaptık. Ben arkadaşlardan borç istedim ama sözüme sadık olamadığım için veren çıkmadı. Cihangir bölgesindeki bir mobese kamerasına takılan görüntünün haberi bizim tarafa uçunca, çok heyecanlandık. Kalıbı düzgün bir adam, otoparka dönüştürülmek için içindeki tarihi binanın yakılmasını bekleyen bir bahçenin duvarına işiyormuş. Orası 1 kilometre uzakta olsa da, iki dakika beş saniyede olay mahalline vardık.

Yanına vardığımızda, takım elbiseli adamın yüzü duvara dönüktü. Sidik kesesini hâlâ boşaltamadığına göre, fıçı biracıydı galiba. Adamın hem sarhoş hem de ünlü olduğuna kanaat getirerek çekime geçtik. Kameralarla çevresini kuşatıp, mikrofonları ağzının içine dayadık. Ahlaksız herif, çetin ceviz çıktı. Yüzünü elleriyle kapatarak duvara öyle bir sıkı yapıştı ki, sökebilene aşkolsun.

Şükürler olsun, artık ülkemizde içki içenlerin dışında ahlaksız kalmadı. Kimse yolsuzluk yapmıyor, adam vurmuyor, uyuşturucu satmıyor, devlet imkânlarını yandaşlarına peşkeş çekmiyor. Zamanla bu içkici tipler de tükenir diye korku duyduğumu itiraf etmeliyim, benim çok sevgili günlüğüm. Eğer öyle olursa, meslek elden gider valla. Ama eminim ki o zamana kadar büyüklerimiz birkaç çare bulur. İçki tüketilen evleri paparazziler için kamusal alan ilan etmek gibi...

Köşeye kıstırdıklarımızı rezili rüsva etmek amacıyla paparazziliğin inceliklerini nöbetleşe uyguluyoruz. Avımızı hastanelik veya karakolluk etmenin yolu, her seferinde bir ekibin kendini feda etmesinden geçiyor. Dün gece sıra bizim kanaldaydı. Telefona sarılıp, iki tinerci getirttim oraya. Bazen dilenci kullandığım da olur. Adam, itilip kakılmasına rağmen başına musallat olan tinercilere dönüp tek bir kelime bile etmedi. Profesyonel âlemciye çatmıştık galiba.

Eğer duvara yapışık durmasaydı, ben o adamın arkasında eğilir, kameraman arkadaşımın iterek düşürmesini sağlardım ama milim boşluk bulamadım. Aslında çelme takmalarım da iyidir. Kısacası, paparazzi camiasında bu tip yöntemlerle ünlüyümdür. Diğer yöntemleri hiç ahlaklı bulmuyorum. Örneğin, çileden çıkarmak için erkek kurbanların kalça nahiyesine elimi atmak; kadınların göğsüne, göğsümle çarpmak… Çıldırtmak için kimsenin üzerine böcek de fırlatamam çünkü fobim var. Değil ele almak, onları görmeye bile dayanamıyorum… Gelgelelim, doğuştan yırtık olan arkadaşlarım her numarayı çekebiliyorlar, çok sevgili günlük.

Baktım olmuyor, “çalkantı” yöntemini devreye soktum. Büyük bir kalabalık tarafından itiliyormuş gibi üzerine hep birlikte yüklenince, adam tam ortamıza düştü. Ama bu sefer de iki büklüm yere kapanmıştı. Utanmaz adam bir de hıçkıra hıçkıra ağlama numarası yapmaz mı? “Demek ki, bizim yırtık paparazzilerden daha yırtığı da varmış” diye düşündüm.

Acilen telefona sarıldım, bize yardımcı eleman bulan arkadaştan bir meczup yollamasını istedim. Sipariş çabuk geldi. Akıllı meczup, 5 lirayı cebine koyar koymaz durumu anladı. Salya sümük ağlayarak yerdeki adamın üzerine kapandı. Alt alta, üst üste yerde yuvarlanmaya başladılar, en sonunda adamın sırtı yere geldi de yüzü göründü.

Umduğumdan daha yaşlıydı. Yetmişinde falan… Hiçbirimiz onu tanımıyorduk. Pantolon fermuarı açıktı. O açıklıktan ince bir hortum sarkıyordu. Az sonra sondanın kesesini de görünce, adamın prostat hastası olduğunu anladım. Ağzını kokladık, içkili değildi, hayal kırıklığına uğradık. Bazı ahlaksız arkadaşlar, “Üzerine içki dökelim, teşhirci diye polise şikâyet edelim” dediler ama ben izin vermedim. Onlar bela okuyup uzaklaştılar. Üstü başı kirlenen adamcağızdan helallik almadan edemezdim, yanında kaldım bu yüzden.

Biraz konuştuk. Derdini anlamaya, teselli etmeye çalıştım. Sondanın tıkanan hortumunu çıkarmak zorunda kalmış, sonra da takamamış. Üç gün önce ameliyat olacakmış ancak emekli maaşından kesilen katkı payları artınca, ertelemek zorunda kalmış. Üniversite mezunu işsiz kızına para gönderiyormuş. Sokak ortasında kameralara yakalanmanın utancı içinde ağlıyordu. Bir yandan üzüldüm, diğer yandan sevindim. Babamız yaşındaki adamı prostat olduğuna pişman etmiştik ama kıçına el atmak gibi ahlak dışı bir yöntem uygulamamıştık neyse ki.

Galiba ortada büyük bir dram, etkili bir haber vardı. Sağlık sisteminin nereye gittiğini, insanları nasıl çaresizleştirdiğini gösteren ilginç bir röportaj yapmıştım sanki. Takdir edilme hevesiyle müdürümü aradım. Haberin özünü anlatmaya çalışırken, işten atılma tehdidiyle sözüm kesildi. Sağlık sisteminin çöküşünü haber edeceğime, arka kapısı olmayan içkili lokantaların ve barların önünde dolaşmam salık verildi. Aldığım ücretin hangi kaynaklardan ödendiği kısaca hatırlatıldı.

Sendikalaşma isteyen arkadaş gibi dersimi alınca, bir sonuç çıkartmalıydım. Patronumu ve müdürümü zora sokacak haberlerin üzerinden atlayacağıma, arkadaşlarımın ahlak anlayışını sorgulamayacağıma ve prostat olmamak için ay çekirdeği yerine bol miktarda kabak çekirdeği yiyeceğime yemin ederek tekrar sürüye katıldım.

Bu günlük bu kadar, sevgili günlük... Bir başka dertli günümde görüşmek üzere...

Ali Sefünç

12 Ekim 2009 Pazartesi

Orantısız Diyalog


“Nerelerdeydin sen?”
“Evdeydim.”
“Üç gündür mü?”
“Evet, üç gündür... Çok düşünceliydim.”
“Ne düşünüyordun?”
“OPS hakkında kafa yoruyordum.”
“OPS ne demek?”
“Orantısız Parasal Sistem... Ama aşırı olanı...”
“Yanılmıyorsam, vahşi kapitalizmden söz ediyorsun.”
“Aman sus, kullanma o ifadeyi!”
“Neden?”
“Sakıncaları var... Suçlanabilirsin, küçümsenebilirsin, fişlenebilirsin… Hatta sana orak-çekiç bile yakıştırabilirler.”
“Öyle mi?”
“Evet öyle.”
“OPS karşıtı mısın?”
“Hem de nasıl...”
“IMF protestolarına neden katılmadın öyleyse?”
“Sakın ha IMF deme! Onun adı da OPSS oldu artık... Orantısız Parasal Sistem Sözcüsü...”
“Her neyse, isimleri geçip asıl konuya gelelim... Mitinge neden katılmadın?”
“Niyetime tamı tamına uygun bir miting bulamadım.”
“Tam niyetin neydi?”
“OBİ’leşmekte olan bir OPİ olarak, OPS ve OPSS karşıtlığı sergilemek, protesto açlığımı kendimden sapmadan gidermek...”
“OBİ ve OPİ’nin açılımı ne?"
“Orantısız Parasızlaşmış İnsan ve onun bir sonraki aşaması, Orantısız Borçlanmış İnsan...”
“Neden böyle alışılmadık isimler kullanıyorsun, bilinenlerin yerine?”
“OPS’çuların kurnazlığından esinlendim”
“Nasıl bir kurnazlık?”
“Kapitalizmi ve kurumlarını geçen yüzyılın başlarında öyle bir kutsatmışlar ki, eleştirebilene aşk olsun. Kutsanamayanların da isimlerini değiştirip kabul ettiriyorlar.”
“Sen yine de eleştir.”
“Kutsal ittifak izin vermiyor.”
“Kimler?”
“Demokratik cemaatçiler, liboşlar, sağcı solcular ve tutucu aydınlar...”
“Sağcı solcu ne demek oluyor?”
“Hayatına solcu olarak başlayıp da; gerek geçim, gerek seçim, gerekse ego okşatma derdi yüzünden sağcılığa özenenlere sağcı solcu deniyor.”
“Kim diyor bunu?”
“Ben diyorum… Diyemez miyim?”
“Kızma canım, diyebilirsin tabii ki. Neden bir sol parti kurmuyor bunlar?”
“Lider üzerinde bir türlü anlaşamıyorlar, bu yüzden sol aleyhtarı bir sağ lidere yanaşıyorlar.”
“Sizinkiler değerlerini neden kutsatmıyor?”
“Her değer kutsanmıyor.”
“Onlarınkiler kutsanıyor da, sizinkilere gelince mi sorun çıkıyor?”
“Ender de olsa, onlar da sorun yaşıyor. Örneğin, emperyalizmi kutsatamadılar.”
“Desene, emperyalistlerin işi zor…”
“Bir ara zordu ama şimdi çözdüler.”
“Nasıl oldu bu?”
“Emperyalizm adını, küreselleşmeye çevirerek…”
“Konu çok dağıldı, işin aslına dönelim en iyisi. Hani şu miting konusu...”
“Tamam, gelelim. Mitinglere neden katılmadığımı kısaca anlatayım. Mevcut mitingcileri kendime benzetemiyorum biiiiiir… Atılan sloganları yavan buluyorum ikiiiiii...”
“Başka?”
“Orak-çekiç logosunu gereksiz buluyorum üüüüüüç...”
“O niye?”
“Ortalama hafızada bıraktığı etkiyle, en kötü dönemlerinde bile kapitalizmin varlığını pekiştiren bir alâmetifarikaya dönüştüğü için...”
“Ya sonra?”
“Provokasyonlara alet edilmekten hoşlanmıyorum döööööört, OGK’dan tırsıyorum beeeeeeş...”
“Dur bir dakika, dur! OGK mı dedin? O ne anlama geliyor?”
“Orantısız Güç Kullanımı demek istiyorum… Ama bunu ben bulmadım, güvenlik bürokrasisinin icadı.”
“Kısacası, polis dayağından korkuyorsun.”
“Lütfen dayağa dayak demeyelim, o eskidendi. Şimdilerde kaburga kıran, beyin sarsan şiddete bile orantısız güç kullanımı deniyor. Ben de bu kavramın algılanış biçiminden yararlanarak OPS, OPSS, OBİ ve OPİ isimlendirmesini yaptım.”
“Bunun sana ve senin gibilere ne yararı var?”
“Kutsanmış kavramlara ağza sakız olmuş sözcüklerle karşı çıkmanın bir anlamı yok. Çıkıldı da ne oldu? Her seferinde orantısız güç uygulandı? İlk anda anlaşılamayan, yumuşatılmış, hoşlaştırılmış terimler üzerinden protestonun kolaylığını ve zevkini neden yaşamayalım ki?”
“Bu taktik başarılı olur mu?”
“Kesinlikle olur... İnsanlar isim değişikliğinden çok etkileniyor. Görmüyor musun, orantısız güç kullanımı icat olunduğundan bu yana parkta, sokakta dayak atılması nasıl da kabul görür oldu."
“Bunlar münferit olaylardır.”
“Yaygınlaşmış münferide, münferit denebilir mi?”.
“Mağdurlar rapor alıp dava açarak sorunlarını çözsünler."
“O kadar basit değil. Söz ettiğin süreç, OSR nedeniyle pek işlemiyor.”
“Hay senin OSR’una! O da ne?”
“Orantısız Sağlık Raporu… Haberin yok mu, orantısız güce maruz kalanlara, durumuyla orantısız sağlık raporu veriyorlarmış genellikle.”
“Hâl böyle olunca, sen hiçbir mitinge katılamayacak mısın, vahşi kapitalizmi protesto edemeyecek misin?”
“Üç gün boyunca boş durmadım tabii ki, bir şeyler düşündüm.”
“Sonuç çıkarabildin mi?”
“Çıkardım abi… Ben artık orantısız protestocuya, orantısız güç kullanımına bulaşmadan, bulunduğum yerden orantılı protesto edeceğim OPS’u ve OPSS’u.”
“Peki, nasıl olacak bu iş”
“Protestom geldiğinde siyah tişört, siyah pantolon giyeceğim, siyah rozet takacağım mesela.”
“Bunun bir etkisi olur mu?”
“Neden olmasın. OPSS toplantısı yapılırken yüz binlerce insanı siyahlar içinde normal yaşamını sürdürürken bir hayal etsene.”
“Hayal ettim ve çok etkilendim doğrusu.”
“Günü geldiğinde sen de benim gibi siyah giyer misin abi?”
“Olur ulan, giyerim. Üstelik ekstra yol masrafı da yok.
“Atletim, donum da siyah olacak.”
“İyi güzel de, ya siyah giyinmeyi yasaklarlarsa, siyahlıları toplarlarsa?”
“Neden toplasınlar?”
“Protestocusun ya!”
“Soran olursa, satanist olduğumu söylerim.”
“Bu kez seni hem protestocu hem de satanist olduğun için hırpalarlar.”
“Beşiktaşlıyım derim.”
“O gün Beşiktaş’ın maçı yoksa yutmazlar.”
“Sinan Çetin taklidi yaptığımı söylerim.”
“Belki denenebilir ama boydan kaybediyorsun.”
“Yastayım derim.”
“Müslümanlıkta yas tutulmaz.”
“Hıristiyan’ım derim.”
“Kimliğinin din hanesine bakıp gerçeği öğrenirlerse durumun daha da kötüleşir.”
“Yeter artık be! Bu ne biçim demokrasi?”
“Kolay anlayabilmen için ODS desem olur mu? Orantısız Demokratik Sistem..."

Ali Sefünç

1 Eylül 2009 Salı

Turşulu Can Simidi

Ekonomi krizden kurtulsun diye birtakım zevatın tekrarladığı, “Alın verin ekonomiye can verin” sloganı ayyuka çıkınca, Anlayamayan Adam’ın anlama arzusu depreşmişti yine. Aklına, yıllardır bildiği turşulu, simitli bir fıkranın günümüz çeşitlemesi geliverdi ansızın.

Bir turşucu ve bir simitçi birgün satış yapmak için bir sokağın köşesini tutarlar ancak işler kesattır. Turşucu simitçiye, “Sen benden turşu al, ben senden simit alayım, böylece siftah yapalım” der. Hemen oracıkta siftah yaparlar ancak ardından satış gelmez. Çünkü sokakta gezenler ya parasız ya da iştahsızdır. İç çamaşırı imalatçısı komşularını yolda görünce sevinirler, ancak adam ucuz ithalat yüzünden atölyesini altı ay önce kapatmıştır, meteliksizdir. Meteliğin çapraz kurda kaç TL olduğunu hesaplamalarına böylece gerek kalmaz.

Satıcılar ısrar ederler ancak ona veresiye turşu ve simit satamazlar, çünkü eski iç çamaşırı imalatçısı şimdi don alacak parasının olmadığını söyler. Bu bahaneye inanmazlar, ama yine de acıma hissiyle turşu ve simit ikram ederler o komşuya. İthalatın birçok imalatçıyı cansız bıraktığını bilmektedirler çünkü. Gerçi satılan turşunun sarımsağı ve simidin alerjan susamı da ucuz ithalattır, amma velâkin salatalığın ve patlıcanın yerli mahsul olması teselli edicidir.

Eski imalatçının esnaflığa soyunmasından korkunca, yaptıkları işte para olmadığını söylemekten de geri kalmazlar. Turşucu ve simitçi çaresiz, ciro artırıcı yöntemlerini gün boyu defalarca tekrarlarlar. Akşam olduğunda her ikisi de karın ağrısı çekerek, “Allah Allah, tezgahlarımızda mal kalmadı ama biz tek kuruş kazanamadık. Acaba nerde hata yaptık?” derler.

Anlayamayan Adam, sloganla ekonomi kurtarma gayretinin analizini yaparken, bu abartılı iktisadi fıkrayı göz ardı edemezdi. Çünkü slogan hazırlama ve reklam etme zevatı, o turşucunun fikrini çalmıştı besbelli. Ayrıntılarda birçok benzerlik vardı sanki. Sorular aklını kurcalıyordu: Herkes “alıp verişe” çıkınca, ekonomiye can verilecektir ancak neden can verilecektir? Biyoenerji veya kan verilse, serum takılsa, organ nakli yapılsa olmaz mı? Anlayamayan Adam, “Eyvah” nidasıyla, paniğe kapıldı ansızın. Yoksa ekonomi kan kaybetme dönemini geçirmiş, can çekişme dönemine mi girmişti? Durum çok mu umutsuzdu? “Ne olur gerçekleri benden saklamayın ekonomiden sorumlu abiler, ablalar” diye haykırmak geldi içinden. Ayıplanmaktan ürktü, sesini çıkaramadı.

Ekonomiye can vermek için borç alanların can vermesi yetmemiş, şimdi topluca kurban olmaya mı davet ediliyorduk? Slogan, gerçekten şüphe uyandırıcıydı. ”Alın verin ekonomiden pay alın” denmemişti mesela. “Paranız var mı?” diye soran da yoktu. Üretimden ve üreticiden de hiç söz edilmiyordu üstelik. Yalnızca esnaftan oluşan bir toplum muyduk biz? Ne var ki, esnaf da eriyip gidiyordu bu hengâmede. Yakın gelecekte AVM’lerin içinde açılan esnaf müzelerinde balmumu heykelleri sergilenirse; bakkal, kasap, manav belgeselleri çekilirse şaşmamak gerekirdi.

Üretmeden tüketmek, küresel inançlarımız arasındaydı artık. Alış-veriş merkezi odaklı görünüyordu bu kampanya. Ama reklam, ilan aktörleri esnaf kılığındaydılar. Muhtemelen son on yıldır alışverişin büyüğünü esnaftan yapmamış olsalar da. Gerçi esnaflarda esnaftan alışveriş yapmıyordu uzun zamandır. Slogan karakteri olarak esnafın seçilmesi, tehlikeli sahnelerde dublör kullanma alışkanlığından ibaretti belki de. Veya simgeseldi. Hipermarketler, bir nevi hiperesnaf mıydı?

Reklamda bir oyuncakçı amca vardı, dükkânında düğmesine basılınca Çince şarkılar söyleyen bebekler, test sürüşünde tekerleği yerinden fırlayan dışalım arabalar satan. Yıllarca kullanılmış, dağılmadan eskimiş bir oyuncak arabamız hiç olamayacak mıydı? Tuhaftı, Türkiye’de yerli oyuncak üreticisi kalmamıştı neredeyse. Oyuncak deyince, akla ilk Çin gelirdi. Bizimki iyiydi de, Çin ekonomisi mi çok bozulmuştu yoksa? “Aman ha, Çinliler üretip istihdam etsinler, yeşil karta muhtaç olmasınlar. Gariplerin gururu incinmesin, kampanyayı biz yürütelim” demek mi düşmüştü slogan karakterlerine? Kampanya masraflarına parasal katkıda bulunan yabancı var mıydı peki?

Anlaşılması güç başka ayrıntılar geliyordu akla. Sakız, gül, oyuncak; temel ihtiyaçlarımızdan mıydı? Öyleyse, vatandaş bu temel ihtiyaçlarından habersiz miydi? Veya çok mu saftı? Gül satan Roman kadın, kentsel dönüşüm dümeniyle yaşam alanını kaybedenlerden miydi? Bir aklıevvel ortaya çıkıp, “Para verin alalım, verelim, parasız ekonomiyi paralayalım” der miydi?

Ve soruların en can alıcısı, “Kampanya es kaza işe yararsa, fıkradaki turşucunun fikri haklarının parasal karşılığı kendisine teslim edilir miydi?

27 Temmuz 2009 Pazartesi

Nafile Diyalog -2- Mantık suyu


“Suya zam gelmiş.”
“Gelmişse ne olmuş?”
“Boşken anladık da, barajlar ağzına kadar dolu kardeşim.”
“Sahi, daha önce boş muydu?”
“Elbette, az kullanalım diye geçen yaz anormal zam yapmamışlar mıydı?”
“Hafızan amma kuvvetliymiş. Bu sene de çok yağmur yağdı be. Yazık, bütün planlar altüst oldu.”
“Hangi planlar?”
“Karadeniz’den içme suyu elde etme planları. İhale şartnamesi hazırdı oysa. Yatırım başka kuraklığa kaldı artık.”
“Nerden biliyorsun bunu?”
“Artık sanayide de içme suyu kullandırıyorlar, oradan biliyorum. Çok uğraştılar ama suyu bitiremediler.”
“Biri bana bu zammı açıklamalı.”
“Maliyetler artmıştır.”
“Ne maliyeti kardeşim? Yarısından fazlası vergi.”
“Senin vergisiz bir hayattan yana olduğunu bilmiyordum.”
“Ne alakası var? Ben dolaylı verginin aşırısına karşısıyım sadece. Çok kazanandan çok vergi alsınlar.”
“Bence mantığa uygun bir zam yapıldı.”
“Hangi mantığa?”
“Kamu idaresi mantığına... Çok para lazım.”
“Tasarruf etsinler.”
“Tasarruf devlete yakışmaz, millete yakışır.”
“Gelirim hiç artmıyor ama.”
“Tabii ki artmaz. Eve kapanmışsınız, kuruş harcamıyorsunuz. Birbirinize kazandırmadan nasıl gelir arttırabilirsiniz ki?”
“Hasta etme adamı, param yok ki harcayayım! Son emre rağmen kalan paramı kimseye kaptırmayacağım.”
“Hangi emir? Askerler yine muhtıra mı verdi yoksa?”
“Yok yahu. TOBB başkanının emrini diyorum. ‘Eve kapanmayın, pazara çıkın!’ dedi ya...”
“Helal olsun be, iyi akıl vermiş.”
“Emir cümlesiyle akıl mı verilir?”
“Emreder tabii ki. Bu halk ricadan ne anlar?”
“Mantığın da suyunu çıkardın en sonunda.”
“Paran kıymetliyse, çevrendeki her şeyin suyunu çıkartıp kullan, zamdan etkilenme.”
“Mantığın suyunu da mı?”
“Hayır, klimanın suyunu...”
“Saçmalama.”
“Ben çok ciddiyim. Klimanın dışarı sarkan hortumunu bağla tesisata, oldubitti... Geçen gün benim klimadan iki kova su aldım. Buz gibi valla… Havanın nem oranı o gün %40’tı hem de... %80 olsa, kova yetiştiremezdim.
“Nerde kullandın o suyu?”
“Ayaklarımı serinlettim, tuvalete döktüm. Sifon bozuldu da...”
“Zaten başka ne işe yarar ki?”
“Deli misin sen? Saf su o. Ütüye koy, saçlarını yıka, camları sil, kana kana iç...”
“Zırvalama kardeşim! Klimaya giren havanın nemi, soğuk metal aksama çarpınca suya dönüşüyor. İçersen, ağır metal zehirlenmesi yaşarsın.”
“Yapma ya! Sahi mi söylüyorsun? Kaç bardak içersem zehirlenirim?”
“Birkaç bardak içmen yeter sanırım.”
“Emin misin? İnanmıyorum.”
“İster inan, ister inanma. Keyfin bilir.”
“Zehirlenmenin ilk belirtileri neler peki?”
“Saçmalamak, kafa kaşımak, belden düşen pantolonu sürekli yukarı çekiştirmek...”
“Oh be rahatladım. Neyse ki bende öyle belirtiler yok henüz. Yok değil mi?”
“Şu an kafanı kaşıdığının, pantolonunu çekiştirdiğinin farkında değil misin?”
“Orası doğru ama kesinlikle saçmalamıyorum...”
“Sulu herifin tekisin sen.”
“Su zammına kafayı takmışsın ama su gibi boşa akıttığın zamanın maliyetini hiç hesaplamıyorsun.”
“O hesap nasıl oluyor?”
“Çok kolay. Ülke için kendini feda edenleri ve taraftarlarını eleştirmek için harcadığın zamanları topla yeter. Bugüne kadar kaç yıl etmiştir?”
“Üç-beş yıl etmiştir sanırım.”
“Peki, bunu daha da arttırmaya kararlı mısın?”
“Neden arttırmayayım ki? Eleştiri hakkımdan asla vazgeçmem.”
“Yakalandın işte bak! Eleştirdin de ne değişti? Su gibi boşa akıttığın zamana, sen de sürekli zam yapmadın mı bunca yıldır. Yaşam maliyetin artmadı mı? Ömrün boşa tükenmedi mi?
“Ne zammı? Ne maliyeti? Eleştirdim diye cebimden para çıkmadı ki.”
“Para da girmedi ama. Elde etme olasılığını hiçe saymak, elde olanı kaybetmekten betermiş, şimdi adını hatırlayamadığım bir filozofun dediğine göre.”
“Uydurma şimdi! Kimmiş o?”
“Beni yalancılıkla mı suçluyorsun? Seni kınıyorum.”
“Hatırlamadıkça buna hakkın yok. Sana üç saniye süre... Üç-iki-bir-sıfır… Koca bir sıfır…”
“Üç dakika süre verseydin, kesin hatırlardım.”
“Sana üç yıl da yetmez. Palavracılığını kınıyorum.”
“Bak, sen de beni kınadın.”
“Evet, öyle.”
“Esefle mi kınadın?”
“Hayır…”
“Benden nefret ediyorsun galiba.”
“Ben kimseye nefret duymam. İçimde kin biriktirmem çünkü.”
“Son derece tutarsızmışsın yahu. Az önce devletin tasarruf etmesini isteyen sen değil miydin? Birey olarak yapamadığın bir şeyi neden devletten bekliyorsun?”
“Parayla nefreti nasıl kıyaslayabilirsin?”
“İkisi de biriktirilebilir şeyler ama.”
“Kafam karıştı valla, bütün bunların su zammıyla ne ilişkisi var yahu?”
“Su hayat demektir. Suya değer vermeyen, bedelini ödemekten kaçınan, hayatı anlayamaz.”
“Suya değer vermediğimi kim söyledi sana?”
“Sen tabii ki… Küçücük bir zammı bile çok görmedin mi biraz önce? İnsan değer verdiği şeyi ucuzlatmaya çalışmamalı.”
“Bir kaşık suda boğmak lazım seni… En temel ihtiyaç bu, parasız kullandırılmalı kesinlikle.”
“Devletin zamları çözüm üretmek içindir.”
“Zamlar olmasa, hayatım kördüğüm olmazdı. Dolayısıyla çözüme de gerek kalmazdı.”
“Sizin gibilere de yaranılmıyor arkadaş. Daha ne yapsınlar?”
“Ekonomiyi bozmasınlar yeter.”
“Ekonomi çok iyi...”
“Hangi ekonomi iyi?”
“Devletin ekonomisi…”
“Halkın ekonomisi ne olacak peki?”
“Herkesin ekonomisi kendine.”
“Halkının ekonomisi bozulan devletin iyiliği kaç vakit sürebilir?”
“Yahu birader, birden aklıma geldi, sizin binanın bodrumunu su basıyordu, nedenini bulabildiniz mi?”
“Evet, sonunda bulduk. Bizans döneminden kalma bir su dehlizi geçiyormuş tam altımızdan. Yeni AVM’nin inşaatı sırasında onun ağzını betonla kapatmışlar. Gidecek yer bulamayınca, su bizim bodruma yönelmiş.”
“İzolasyon yaptırın.”
“Mecburen yaptıracağız. Anlaştığımız firma ‘İzolettin’ adında bir malzeme kullanacak.”
“O işe yaramaz, siz ‘Sukesolettin’ uygulattırın oraya.”
“Adını ilk kez duyuyorum. Sen kullandın mı?”
“Hayır ama televizyonda reklâmını çok gördüm.”
“ ‘İzolettin’in bir kötülüğünü gördün mü peki?”
“Hayır ama onun televizyonda hiç reklâmı yok.”
“Ben, firmanın verdiği garantiye bakarım, gerisine karışmam.”
“Her neyse... Biliyor musun? Ben Bizanslıları hiç sevmem.”
“Neden? Televizyona hiç reklâm vermedikleri için mi?”
“Ondan değil, İstanbul’un altını köstebek yuvasına döndürmüşler herifçioğulları. İnsan huzursuz oluyor. Ya oralara saklanmış altın varsa…”
“Surların bu kadar kilometre dışında altın mı saklanır?"
“Dilim, damağım kurudu, bir bardak su versene. Aman ha soğuk olmasın!”
Ne o? Klima suyu vermemden mi korkuyorsun? Sen değil miydin övgüler sıralayan?”
“Hâlâ aynı fikirdeyim. Tamam arkadaş, nereden olursa olsun, soğuk su olsun... Bugüne kadar saçmalamadığıma göre korkmadan içebilirim.”
“Benden günah gitti öyleyse!”
“Şimdi hatırladım.”
“Neyi?”
Filozofun ismini... Sprio Walkskovich...”
“Saçmalıyor olmayasın?”
“Saçmalıyor muyum? Su kalsın, ben gazoz içeyim.”


Ali Sefünç

15 Haziran 2009 Pazartesi

Mayın Jimnastiği


Bir bahar mevsimiydi. Bahar temizliği yapmak, bekâr olduğu için Anlayamayan Adam’ın başına kalmıştı. Yerleri klasik yöntemle silerken kafasına mayın temizliği takıldı birdenbire.

Bir fıkrayı andırıyordu bu mesele. Kahramanlardan biri Amerikalı, biri Türk, biri Arap ve biri İsrailliydi galiba. Onlar bir gün hep birlikte “Google Earth”e girip uydu bakışlı gözlerle dünyayı izlerken Suriye sınırımızdaki mayınlı sınır hattını tesadüfen bulmuşlardı sanki.

Orası pek mümbitti. Neden? Çünkü yarım asırdır ekilmemişti ve alabildiğine tozluydu. Bir hafta temizlenmeyen evde bile işaret parmağı kalınlığında toz birikiyorsa, Suriye’den esen kum fırtınalarıyla diz boyu tozlanmış olmalıydı o arazi. Toz, toprağın özüydü.

Şimdilerde herkes ahkâm kesiyorsa, Anlamayan Adam da pekâlâ “Mayın Jimnastiği” yapabilirdi. Her zaman beyin jimnastiği yapılacak değildi ya! Özgür bir beyin, mayından daha tehlikeliydi ne de olsa, ulusal çıkarları gözetmeye kadar vardırabilirdi faaliyetlerini.

Kirlenmiş yer bezini durulamak için kovaya daldırdığı sırada bazı sorular belirmişti beyninde. O mayınlar soğuk savaş döneminde, “Tarlaya ektim soğan” türküsünü unutturabilmek için mi toprağa gömülmüştü? Milenyumdan sonra –kısaca MS– Türk tarımının gözden çıkarılacağının ilk işareti miydi bu sınır mayınlaması?

Duruladığı bezi kovadan çıkarttı, iyice suyunu sıktı. Yer paklandıkça ahşap zemindeki budaklar göze batıyordu. Budak benzeri olasılıklar belirmişti zihninde. Mayın Jimnastiği aktörlerine rolleri, bayrağı çok yıldızlı ünlü bir yönetmen tarafından paylaştırılmıştı galiba. Mayınlı tarlaya kaçınılabilir veya kaçınılmaz bir nedenle dalan Türk, bedeninin bir parçasını yitirirken; Suriyeli, tarlasını ve keyfini sürmüş; İsrailli, Sam Amca’sından ona da verimli topraklar bağışlamasını dilemiş –kutsal toprağı zaten vardı– Suudi Arap ise mayın altı edilen petroller için “yalelli” çekmiş olabilirdi.

Yer silmek çok zordu. Anlayamayan Adam’ın beli ağrımaya, diz kapakları acımaya başlamıştı. Arkadaşları onu, “Sen niye uğraşıyorsun? Bir temizlikçi kadın tutsana!” diye defalarca uyarmışlardı. Aslında denemişti ama hiçbir temizlikçi onun kadar iyi temizleyemiyordu evi.

Anlayamayan Adam merak ediyordu, şimdi durum neden değişmişti? Mayınları biz niye çıkartamazdık? Bu işi kotarmak organik tarım yapana yaraşırdı da, normal tarım yapan yüzüne, gözüne mi bulaştırırdı? “Toprak Ana”mız oralarda üveyleşmiş miydi? Yabancı menşeli mayına alışkın tarlada yerli çiftçinin ürünü kök salamaz mıydı? Her şey mümkündü galiba çünkü tohumlar da yabancı menşeliydi artık. Genetiği bozulanın niyeti de bozulabilirdi pekâlâ.

Kovadaki suya dalıp çıktıkça buruşukluğu artan ellerine baktı hayıflanarak. Tahriş olmaya başlamışlardı. Deterjanlar sağlığa zararlıydı. Tıpkı genetiği değiştirilmiş tohumlar gibi… Deterjanın organik olanı var mıydı? Arayıp bulmaya karar verdi.

Mayınla tarım iç içe değerlendiriliyordu şu sıra. Geçmiş yıllarda Suriye ile aramızda bir savaş çıksa, Silahlı Kuvvetler’i karşı tarafa geçirebilmek için mayın temizleyebilen organik tarımcı mı aranacaktı? Bulunamazsa, savaşmaktan mı vazgeçilecekti? Bu sorular çok abartılıydı ancak abartısız ne kalmıştı ki politi-ekonomik hayatımızda?

Parasal kaynak meselesi her alanda ciddi sorundu. Temizlikçi kadın tutmamasının bir diğer nedeni paraydı zaten. Gündelikler ateş pahasıydı. Temizliğe para vereceğine, indirimli marka giysiler alırdı kendine. İlaveten, yeni nesil bir cep telefonu…

Seçme hakkını kullanan yalnız o muydu? Hayır… Kamuyu yönetenler de tercih listesi yaparlardı. Örneğin, “Lale Devri” ihtiyaçlarına para vardı ama mayın temizlemeye yoktu. Geçmiş dönemlerde de aynıydı aslında. Çok gerekli işler yapılmak istediğinde kaynaklar saklambaç oynamaya başlardı çoğunlukla. “Organik elma dersem çık, armut dersem çıkma” diye seslenilmeliydi şimdilerde saklanan paraya. İşin bedeli çok mu büyüktü? Çıplak gözle bakılmayınca, kullanılan büyütecin büyüklüğüne bağlıydı galiba.

Evin deterjan masrafının eskiye nazaran artığını fark etti. O mu çok harcıyordu yoksa deterjanların kalitesi mi bozulmuştu? Hesabını bilmeyenin başı dertten kurtulmazdı! Mayına harcanacak para hesaplanıyordu da, mayınsız araziden 44 yılda kazanılacak para neden hesaplanmıyordu peki? Matematiğimize ambargo mu konmuştu? Ambargolar yalnızca “Ecevit” dönemine özgü değil miydi?

Mayın ayıklamak için neden sermayenin İsraillisi gündemdeydi? İşte bunu çözmüştü Anlayamayan Adam. Çünkü vatandaşı öz varlığına yabancılaştırmanın çift etkili, mavi boncuklu formülü bulunmuştu:

Eğer bir varlık Araplara verilmek isteniyorsa, “İsraillilere verilecek” deniyor; eğer İsraillilere verilmek isteniyorsa da, “Araplara verilecek” lafı ortaya atılıyordu.

Her iki seçeneğin de muhalifleri isyana hazırdı. İhale konusu varlık iki taraf arasında gidip gelen pinpon topuna döndüğü an itirazcıların başı döner, şuuru bulanırdı.

Buna rağmen itirazlarında ısrarlıysalar bir orta formül bulunuyor, “Şu öz varlığınızı Batı’lı bir firmaya verin de kurtulun bari” deniyordu. Batı’lı şirketin büyük hissedarları Arabistanlı ya da İsrailli olsa bile direnmekten bitap düşenler son teklifi onaylıyordu genellikle. Nasıl olsa Arap ve Yahudi sermayesinin görüntüsü saf dışı edilmiş, öz varlığı dışlama fikrine alışılmıştı.

Deterjandan vazgeçip, Arap sabunu mu kullansaydı? Daha ucuzdu ama değişiklik yapmak hiç kolay değildi. Alıştığı deterjanın kokusunu duymadıkça, evinin temizlendiğine ikna olamıyordu zira. Kullandığı deterjan kimin malıydı acaba? Kovanın içindeki kirli suya, yüzeydeki ölgün köpüklere baktıkça şuuru bulanmaya, başı dönmeye başladı.

Mayın temizleme fıkrası büyük olasılıkla Hollywood menşeliydi. Arap ve İsrailli için hava hoştu, Türk’ün istikbali ise loştu. Belki de fıkra kahramanı Türk kerhen karşı koymaya çalışmıştı. Başarılı olmuş muydu? Hayır… Peki neden? Çünkü fıkranın bir kuralı vardı: Kural koyucu “BOP” deyince akan sular duruyor, metal kaplı mayını çıkarttıktan sonra organik tarım yapmak bir yabancıya kalıyordu. Her şerde bir hayır ararsak, Türkçemiz zenginleşmişti bu sayede. “Hop dedik!” yerine, “BOP dedik!” diye uyarıldığımızda bunu anlayabilirdik.

Yer temizliği henüz bitmemişti ama kovadaki suyun taharet gücü yitmişti. Anlayamayan Adam mikrop yuvası suyu klozete boşaltıp sifonu çekti. Kova tekrar temiz suyla dolunca belki de içi ferahlayacak, beli doğrulacaktı.

Son birkaç soru daha kalmıştı Anlayamayan Adam’ın kafasında: İhale yabancısına yol gösteren bir yerli ortak ayarlanmış mıydı? Ayarlanmışsa, adı-sanı belli miydi? Mayını alınmış sınırdan petrol fışkırırsa, organik tarımda inat edilir miydi? İhale metnine, “Petrol çıkarsa bedeli ödenir!” maddesi eklenir miydi?
Bütün bu sorulara yanıt bulunamazsa, konu bir başka bahara kadar derin dondurucuya kaldırılır mıydı?





Ali Sefünç Haziran 2009


İsimli ve yazıyla ilişkili yorumlar dikkate alınır.

id="wobsbn"> Web Analytics