8 Aralık 2010 Çarşamba

Torba Akıl

















Anlayamayan Adam’ın kafasını kurcalayan iki kavramdan biri “Çarşaf Liste”yse, diğeri “Torba Yasa”ydı. Çarşaf Liste meselesini anlamak kolaydı: İdare ve parti meclisi seçimlerinde bütün adayların isminin yer aldığı, en fazla oyu alanın seçimi kazandığı liste türüydü bu. Hayret, adıyla yarattığı çağrışımın aksine, adalet ve tutarlılık simgesiydi... Çarşafa dolanmayı da önlerdi mutlaka ama partiler genellikle nevresim takımı gibi listeleri tercih ediyordu.

Peki ya Torba Yasa? Hayatın her alanını Torba Yasalar sarmıştı. Kanunun torbalanmışı nasıl oluyordu? Sıklıkla bu yönteme başvuruluyorsa, diğer yöntemlerden daha mı şahaneydi? Örneğin, brokoli kadar bünyeye yararlı mıydı? Depresyonu önler miydi? Anlayamayan Adam, sorularına yanıt bulmaya çabalayacaktı.

Öncelikle torba adı verilen eşyanın toplumsal hayatımızdaki önemine odaklandı. İlk aklına gelen, tombala torbalarıydı. Bir zamanlar tombalacılar ellerinde kaçak sigara ve hatta kaçak viskilerle dolaşır, tombala taşlarını şıkırdatarak müşteri ararlardı… Torbanın sokak imajı sevimli değildi…
Irak coğrafyasında başa geçirilen torbaları hatırladı. Çuval adıyla anılıyorlardı ancak onlar da bir nevi torbaydı… Çuval, ambalaj malzemesi kategorisindeydi ancak adam döverken de kullanılırdı… Çuvala tıkılan adam zahmetsiz dövülürdü. Dayak atanların kimliği de saklı kalırdı böylece. “Bir çuval dayak” deyiminin kaynağını bulmuştu sanki.

“Ağzı torba değil ki, büzesin” sözünü bilmeyen yoktu… Demek ki en çok büzülmesi beğeniliyordu. Kıç tarafından torbalanan pantolonlar genellikle yakışıksız ve kalitesiz bulunurdu… Uyuşturucu satıcılarına “Torbacı” denirdi. Kısacası, torbayı iyi düşüncelerle bağdaştırmak güçtü. Bodrum’un turistik Torba beldesini, bir istisna olarak kenarda tuttu.

Artık sıra “Torba Yasa” kavramını ele almaya gelmişti. Karşılaştığı ilk bilgiler şaşırtıcıydı… Torba Yasa, birbiriyle ilgisi bulunmayan yasa maddelerinin hep bir arada oylanması yöntemine verilen addı… Elmaya “evet” diyen armudu da onaylıyordu. Roma Hukuku’nun bir parçasıydı… Siyasi rüşvete ve danışıklı aldatmacaya yol açtığı fark edilince de, yine aynı Romalılar tarafından milattan önce 98 yılında yasaklanmıştı. Yani bugünün Türkiye’sinde, tamı tamına 2.108 (iki bin yüz sekiz) yıl önce yasaklanan bir kanun yapma yöntemi kullanılmaktaydı. Bu durum parlamenter sistemimizi matlaştırmaz mıydı?

Roma Hukuku dersi fakültelerde terk edilirken, Roma hukukçularının bile utanıp yasakladığı bir yöntem hangi niyetle egemen kılınmak isteniyordu. Roma kurnazlığı, Şark kurnazlığından tatlı mıydı? Toptan evet veya hayır demenin neresi demokratikti? Bu hesaba göre geçen yaz oylanan referandum da torbaydı… Birileri çıkıp, “O referandumda bazı yasaları torbaya atmayı unutmuşuz, şimdi onları da kabul etmiş sayılıyorsunuz” dese, kim itiraz edebilir bu Torba Mazeret’e?
Geriye kalan can alıcı birkaç soru daha vardı: Torba Demokrasileri savunmak, Torba Yazarlara mı düşerdi? Torba Yasalarla yönetilenler, zamanla Torba Akıllı mı olurdu? Birbiriyle ilişkisiz konuları hep bir arada ele alıp, hiçbir konuyu kendi koşulları içinde değerlendirmeyenlerin sayısındaki artışa bakılırsa, sanki öyleydi...

24 Kasım 2010 Çarşamba

Geviş Getirme İhtiyacı


Bayram süresince midesine fazlaca kavurma ve hamur işi yüklemesi yapmıştı. Bunu dengelemek için kahvaltıda yeşillik yemeye karar verdi. Anlayamayan Adam, sevinç içindeydi... Çünkü trafiğe kurban gitmemiş, radara yakalanmamış, hiçbir uzvu kesilmemiş, gıda zehirlenmesi yaşamamış ve istediği yerlere 1–2 saatlik gecikmeyle de olsa varabilmişti.
Bayram nedeniyle akan ve pıhtılaşan kan miktarına bakılırsa, toplumun büyük bir kısmı, hacamat etmekten ve edilmekten keyif alıyordu. Bir tutam maydanozu çiğnerken dünya haberlerine şöyle bir göz attı. Japon Adalet Bakanı, muhalefeti hafife alan sözleri nedeniyle istifa etmişti. Yazık, çok hafif bir gafa kurban gitmişti … Oysa bazı coğrafyalarda; gaf yapmaya, çam devirmeye değil bakan, pire bile kurban edilmezdi.
Japonların, yanlışa katlanma eşikleri çok mu düşüktü? Yolsuzluğa karışmanın sonucunda da, harakiri yapardı bu milletin insanları. İntihar edecek derecede inançsızdılar galiba... Yolsuzluk yapıp intihar etmeyenin inancından söz edilebilir miydi peki? Onların politikacıları çekik gözlüyken, bizimkiler çok mu açıkgözlüydü?
Anlayamayan Adam, tükenmek bilmeyen sorulara takılıp kalmıştı. Japonlar kadar dirençsiz yöneticilere sahip olmadığımız için ne hissetmeliydik mesela? Bizimkiler Japon gibi davransa; yönetici bulamaz, başıboş mu kalırdık? Japonların koltuk uğruna pişkinlik yapamaması, sürekli çiğ balık yemelerine mi bağlıydı yoksa?
Portakal suyunu yudumlarken, Anlayamayan Adam’ın gözü bir başka dış kaynaklı habere takıldı. Emekli Fransız futbolcu Cantona’nın manifestosuna... Emeklilik yaşını 62’ye bağlayan deforma karşı çıkan Fransız işçilere Cantona şöyle yol gösteriyordu: “Aylarca, elinizde pankart, kilometrelerce yürüyüp sesinizi duyurmaya çalışmak artık geçmişte kaldı. Günümüzde krize sebep olan kimler? Bankalar değil mi? O zaman çok basit, devrim yapmak için bankaları hedef almak gerekir.”
Cantona, tüm protestoculara, bankalardan paralarını çekmeyi öneriyordu. Fransa’nın eski futbolcusu, bizim bir kısım eski devrimciden daha devrimciydi velhâsıl. Onun hedef tespiti doğruydu ancak önerilen yöntem Anlayamayan Adam’a herkesi kucaklayan cinsten gelmedi… Türkiye’de emek verip emeklilik bekleyenlerin bankada birikmiş parası yok gibiydi. Aksine, insanlar bıngıldaklarına kadar borçluydular… Peki, birikimsizlere uygun bir çözüm var mıydı? İstekleri kabul edilene değin borç almamaları veya tüketim kanallarını tıkamaları daha doğru olurdu sanki…
Taze kekik tutamını ağzına tıkıştırırken, günümüzün “100 Torpilli Türk” listesinde yer alan emekli bir Türk futbolcusunu düşündü. O güçlüden yanaydı… TRT çiftliğinde bu nedenle iş bulmuştu… Kuşkusuz, Cantona’yla oyun stilleri çok farklıydı… Biri yanlış düzeni protesto ederken, diğeri milyonlarca liralık yanlış kazanca şükrediyordu…
Anlayamayan Adam’ın tabağındaki tüm yeşillikler bitmişti. Geviş getirme ihtiyacı duydu ansızın. Yediklerini değil ama… Zorla yutturulan kalitesiz ve adaletsiz yaşamı...

4 Kasım 2010 Perşembe

Nafile Zombi Diyaloğu


“Zonbileri gördüm… Şu ölürgezerler var ya, işte onları…”
“Ölürgezer mi?”
“Ölüler ama geziyorlar… Hani uyurgezerler gibi…”
“Zombi demek istiyorsun yani…”
“Amma cinssin be abi… Ha zombi, ha zonbi… Ne fark eder ki?”
“Hadi öyle olsun… ”
“Ortaköy’e balık tutmaya gitmiştim. Daha gün doğmamıştı, meğerse bunları o saatte reklam için sokağa salmışlar. Valla görünce önce çok korktum…”
“Sonra?”
“İçlerinden biri kendini tutamayıp pişmiş kelle gibi sırıtınca, numarayı çaktım tabii ki… Kendi haline gülen bir zonbi nerede görülmüştür ki?”
“Gülmese anlamayacak mıydın?”
“Anlardım elbet, acemiydiler zaten… Yabancı zonbi ayağına yatmış canlı Türk oldukları her hallerinden belliydi…”
“Mesela?”
“Mesela yürüyüşlerinden… Uygun adım atarak aksıyorlardı… Sonracığıma içlerinden biri yere tükürdü, çoğunun da kaşları çatıktı abi… İnsanlara, beynini alacakmış gibi değil de, dayak atacakmış gibi bakıyorlardı.”
“Hepsi bu kadar mı?”
“Konsantrasyonları da bozuktu galiba… Erkeklerin gözleri etrafta sarkacak karı-kız arar gibi fıldır fıldırdı…”
“Peki ya zombi kadınlar?”
“Onların gözleri, az sonra orgazm olacakmış gibi kapalıydı… Veya tecavüze uğrayacakmış gibi…”
“Tecavüz nerden çıktı?”
“Bir dizide seyrettim… Ah bir bilsen abicim, istenmeyen ne ilişkiler yaşanıyor o dizilerde…”
“Erkeklerin cüppelisi var mıydı?”
“Yoktu abi… Aslında o tiplere zonbilik dinen uymaz değil mi?”
“Belli olmaz, siyasi trend meselesi… Peki, senin zombilerin kılık kıyafetleri nasıldı?"
“Hepsi ketçaplı tişört ve pantolon giymişti…”
“Mayonez, hardal?”
“Onlar yoktu… Yeni sezonun kıyafetlerini giymeleri tuhaftı tabii ki… Abi, zonbiliğe erişebilmek için kaç yıllık ölü olmak lazımdır?”
“Bilmem ki… Herhalde en az 10-15 yıl kıdem gerekir…”
“Kendi soruna da cevap vermiş oldun, farkında mısın?”
“Hangi soruma?”
“Muhafazakâr zonbi görebilmek için en az 10 yıl daha beklemek lazım…”
“Haklısın…”
“Abi biz ne saçmalıyoruz yahu…”
“Konuyu sen açtın…”
“Ama sen de dallanıp budaklandırdın…”
“Nihayetinde hayal mahsulü yaratıklar…”
“İyi ki de zonbiler gerçek değilmiş be abi!”
“Gerçekliği korkutucu olurdu tabii ki…”
“Sahteleri korkutucu değil, bir arada bulununca insan alışıyor. Reklam çekimi bitince hepsiyle tanışıp samimi de oldum… Hayko Cepkin zonbisinden imza bile aldım.”
“Sorun ne o zaman?”
“Etleri abi… Yanımda duran bir adam ‘Bunların eti kokmuş mudur?’ diye sordu arkadaşına…”
“Ne olmuş sorduysa?”
“Daha sonra da, ‘Dün kaçak kıymanın kilosunu kaça almıştık?’ dedi…”
“Şaka niyetine sormuştur herhalde…”
“Hiç sanmam abi… Adam, seyyar köfteciymiş. Bakışları da zonbilerden daha korkutucuydu…”
“Gerçek bir zombiyle karşılaşmış olmayasın?”
“Sahi be abi… O gerçek bir zombiydi kesinlikle…”
“Ucuz kurtarmışsın, senin etine de göz dikebilirdi…”
“Onlarda duyarlılık var mıdır?”
“Sanmam…”
“Ön sevişmeden hoşlanırlar mı?”
“Ne arar…”
“Bayramlarda el öperler mi?”
“El ısırırlar bence…”
“Kurban bulamayınca ne yaparlar?”
“Birbirlerini yerler herhalde…”
“Gerçek zombi ne berbat bir şeymiş…”
“Artık zonbi yerine zombi dediğinin farkında mısın ?”
“Öyle mi diyorum? Aklım karıştığı içindir, şimdi düzeltirim…”
“Keyfin bilir…”
“Huzurum kaçtı…”
“Kaygılanma…”
“Neden? Bildiğin bir çözüm mü var?”
“Yok… Ama belki de gerçek zonbilere sandığımızdan çok daha fazla alışkınızdır…”
“Yakalandın abi… Bak, şimdi sen de zonbi dedin… Doğrusunun zonbi olduğundan en başından beri emindim zaten…”
"Benimde aklım karışmış olamaz mı?..."

20 Ekim 2010 Çarşamba

Sarı Vatandaş


Anlayamayan Adam, “Sarı Vatandaş”ı düşünüyordu. Sarılık hastalığı haberleri mi yol açmıştı buna? Mümkündü… Ama belki de asıl neden, “Sarı Sendika” kavramını hiç unutmamasıydı… Nasıl unutabilirdi ki?

“Sarı Sendika” geçmişte nam salmış bir kavramdı. O zamanlar göze çok batardı. O tip sendikaların işçilerine kazık atmak için kurulduğunu genç-yaşlı herkes bilirdi? Genellikle muhafazakâr işçilere hitap ederlerdi. Grev yaparak hak arama pratikleri hemen hemen hiç yoktu. İşverenin hatırını kıracaklarına, grev kırarlardı...

“Sarı Sendika” kavramı artık neden gündeme getirilmiyordu? Sendikaların büyük çoğunluğu sarardığı için mi renk ayrımının bir önemi kalmamıştı? Belki artık sarı rengin tonları arasında bir ayrım yapılabilirdi. Normal sendikacılığın anormal kabul edilmesini anlamak oldukça güçtü.

Anlayamayan Adam, bir kısım vatandaşı Sarı Sendika’ya benzetmekte sakınca görmüyordu… Nitekim o vatandaşlar da kendine kazık atmak için durmaksızın uğraşmaktaydı. “Sarı Vatandaş” ne işsizliği ne de emekli olamadan ölmeyi önemsiyordu.

Sarı zaten hastalıklı bir renkti. Benzi sararanlar, genelde sağlıklı sayılmazdı. Gözünü karartamayanlar, tavırlarını sarartmakta buluyordu çareyi sanki. Şaibeli yöneticiler için, “Aman iş yapsınlar da, çalmaları önemli değil” demeleri, “Sarı Vatandaş”ların da buldukları ilk fırsatta çalıp çırpmaya hevesli olduklarını mı gösteriyordu? Anlayamayan Adam bu sorunun yanıtını herkesin vicdanına bıraktı.

Ortalık bu denli sararmışsa, insanlık, sonbaharını mı yaşıyordu? Eğer öyleyse, ilkbahara ulaşmak için bir kış geçirmek kaçınılmazdı ne yazık ki… “Sarı Vatandaş”tan umudu kesmişti çünkü onlar unlarını elemeseler de, eleklerini duvara asmış görünüyorlardı. Ama ya gençler? Hiç olmazsa gençlerin sararmamasını diledi…

Ali Sefünç

4 Ekim 2010 Pazartesi

Delikli Duvar Fantezisi


Elinde gazete, klozete oturdu. İş arayışındaydı. Fayansları sayarken ilk göz kamaştırıcı proje ortaya çıkmıştı. Duvar üretimi ve ticareti önümüzdeki 10 yılın parlayan yıldızı olacaktı kesinlikle…
Dünyanın halini anlamayan, Türkiye’nin başına gelecekleri bilemezdi... Tarihe gömülen “Demir Perde” düzenini anımsadı aniden. O dönemin simgesi Berlin Duvarı, isim babası ise Winston Churchill’di. Gerçi iki Almanya’yı bölen sınır, demirle perdelenmemişti. Bildiğimiz betondan yapılmış bir duvardı. Malzemesi çalınmamış ama…
Batı, o duvarı oldu olası ayıplamıştı. Demir, perde yapımına uygun bir malzeme değildi, hiçbir korniş onca ağırlığı kaldıramazdı tabii ki. Paslanırdı da üstelik. Titanyumdan perdeler düşünülmeliydi belki ama o zamanlar teknoloji geriydi.
Anlayamayan Adam’ın çektiği gaz sancısına bakılırsa, bağırsak boşaltımı yakındı. Elindeki gazeteye inanılırsa, tüm dünya sathında duvar yatırımları ardı ardınaydı. Mısır’ın Gazze sınırına çektiği duvar, gökyüzüne yükselmekle kalmayıp yerin altına kök salarak tünel açma umudunu da bitiriyordu.
Brezilya’nın Rio de Janerio kentinin kenar mahallelerine dikilen duvarlar ise ayrı bir hikâyeydi. Sözde amaç, kötü görüntüyü önlemekti. Oysa lüks semtleri ve ormanları varoş sakinlerinin şerrinden korumaktı asıl amaç. Ülkelerarası duvarlara, şehirlerarası ve hatta semtiçi duvarlar da eklendiğine göre yenidünya düzeninde ayrışma ve bölünme eğilimi keskindi… Gelgelelim anılan duvar seçenekleri Amerika’nın Meksika sınırına düşündüğü 1.120 kilometrelik duvarın yanında leblebi, çekirdek sayılırdı.
Upuzun duvarı fırsata çevirmek lazımdı... Zira krizleri fırsata çevirmek uzmanlık alanımızdı. “Kazan-kazan” sloganıyla gerçekleşen “kaybettir-kaybettir” eylemlerini hafızasında tazeledi. Meksika duvarının, Türk müteahhitlerin dikkatinden kaçması düşünülemezdi. Gerçi stadyumlarda Meksika dalgası yaratmakta acemiydik ancak inşaatçılıkta acayip iyiydik. Amerika’nın duvar ihalesini kazanmak bir Türk’e yakışırdı.
Böyle bir işe girmenin etik sakıncası yok muydu? Vardı ama bu uzun boylu proje uluslararası platformda henüz kınanmadığına göre, duvarlar eskisi kadar utanç vermiyordu sanki artık. Berlin Duvarı’na niye kıyılmıştı o zaman? Aklına, tipi bozuk Sovyet binaları ve otomobilleri gelince, yıkımı estetik sorununa bağladı.
Tasarım aşamasına geçti. Hataya düşmemeli, işlevselliğinin yanı sıra estetik, demokratik ve yanı sıra organik bir duvar dizayn etmeliydi bir an önce… Anlayamayan Adam bu arada son gelişmeleri de yorumlamaya çalıştı. Camii duvarına işeyenlerin akıbeti öteden beri bilinirdi ancak sinagog veya kilise duvarına işemenin sakıncaları önümüzdeki yıllarda netleşecekti herhalde… Belki de Amerika tarafından planlandığı takdirde herhangi bir duvara işemek hiçbir risk taşımıyordu. Dahası, birilerine avantaj yaratmak amacıyla belli duvarlara işemek bir süreliğine serbestti…
Politik düşünceler karın doyurmuyordu, Anlayamayan Adam ticaretine bakmalıydı. Parayı hep cemaatçiler kazanacak değildi ya. İşini şansa bırakamazdı, tasarlayacağı sınır duvarına işemek kolay olmamalıydı mesela. Üreyle temas ettiği an içinden bıçaklar çıkan, tenasül organını oracıkta kesip cızbız yapan bir duvar daha önce keşfedilmiş miydi? İhtimal vermedi…
Mademki önünde sonunda “Cilalı Duvar Devri”ne girilecekti, neden Berlin Duvarı itinayla sökülüp bir depoda istiflenmemişti? Saklansa, gereken sınıra sevk edilir, şu ekonomik kriz döneminde pekâlâ tasarruf sağlanırdı. Seddine bu güne değin sahip çıkan Çinlileri bu yüzden çok takdir etti.
Amerika’nın yapacağı duvarın Meksikalılara zarar vereceği aşikârdı ancak hiç mi yararı yoktu? Vardı elbet… Ne var ki hiçbir Meksikalı bunu bizim kadar çabuk fark edemezdi. Felaketi fırsata dönüştürmeyi ne bilirdi o amigolar. Amerika’ya biz komşu olsak, dünyanın duvar manzaralı ilk kenti Guinness Rekorlar Kitabı’nda yerini alırdı mutlaka. Ne de olsa yapılacak duvarkonduların dört duvarından biri bedavaydı. Kapı ve pencere boşluklarını çıkarınca da, geriye iki duvarlık masraf kalırdı. Üste beton atılıp demir filizleri de bırakıldı mı, gelecek kongre seçimleri öncesinde kat çıkılırdı. Böylece dünyanın ilk duvar dibi kenti 1.120 km boyunca inşa edilirdi. En ince ve uzun kenti…
Duvarda belli aralıklarla kapılar ve geçitler bulunmalı mıydı? Kesinkes bulunmalıydı ancak ya güvenlik sakıncası? Güneşin izlediği yol, hâkim rüzgârların yönü de önemsenmeliydi… Duvar üstü dikenli tellere elektrik verilmesi, kaçak elektrik kullanımını tetiklerdi miydi?
Anlayamayan Adam’ın kafası, utanç meselesine takılmıştı. Ortada bir ayıp varsa, örtmek lazımdı. Duvarı desenli mi yapmalıydı. En azından Amerika tarafını… İlk aklına gelen desen, dev incir yaprakları oldu… Müşterinin tercihini sormak daha doğruydu sanki.
Göçmen hayvanların durumu ne olacaktı? Ya karşı cinsi duvarın öte yanında kalan hayvancıklar nasıl üreyeceklerdi? Tam o sırada aklına gelen delikli duvar fikriyle sevindi. Böcekler ve küçük hayvanlar o deliklerden geçerek birbirlerine kavuşabilirdi. Üstelik duvar maliyeti azalırdı. Ama ya büyük hayvanlar? Onlar da içgüdülerini çalıştırıp dertlerine bir çözüm bulurdu herhalde…
Sınır tanımaz kokain tacirlerinin duvara tırmanma riskini azaltmak için deliklerin Meksikalıların bel hizasını geçmemesine karar kıldı. Al Gore itiraz etmediğine göre, Meksika duvarı çevre felaketine yol açmayacak mıydı? Rüzgârın kesilmesi, güneşin duvardan yansıması, yolunu kaybeden yağmur sularının sele dönüşmesi gibi…
Duvarı belli aralıklarla çiçeklendirmek de iyi bir fikirdi sanki… Örneğin kaktüs… Çiçek sulama ve dikenli tel masrafı ortadan kalkardı. Anlayamayan Adam ıkındıkça fikir üretiyordu: Duvar, dev reklam panosu olarak da kullanılabilirdi tabii ki. Amerikalı girişimcilerden reklam alamazsa, İstanbul Belediyesi’nden reklam kapardı. “Biz bu duvarın daha uzununu ve lalelisini yaparız” veya “Osmanlı’dan Bu Yana İstinat Duvarları Müzesi pek yakında hizmetinizde” gibi…
Duvarda delikleri gören bazı insanların aklına cinsellik gelecekti mutlaka ama sapıklığa bir çare yoktu. Barby bebekten bile uyarılan insanların dünyasında yaşıyorduk ne yazık ki… Özgürlükler ülkesi neden böylesi bir duvara ihtiyaç duymuştu? Bu yalnızca uyuşturucu trafiğiyle açıklanamazdı herhalde. Duvarlı demokrasi mi icat olunmuştu? Büyük ekonomik felaket yakındı da, Meksika’dan toplu göçü önlemek için mi duvar gerekiyordu?
Kıssadan hisse, huzurun bittiği her yerde duvarlar yükselmekteydi. Bu dünyada kimse masum değildi ancak duvarın bir tarafındakinin günahı diğerine göre daha fazlaydı genellikle… Duvarı inşa edenin…
Keşke bütün duvarlar 1610 yılında Giresun’un Çakrak Köyü’nün Çıkrıklıkapı Yaylası’nı çevrelemek için yapılan 1.5 metre yüksekliğinde, 7.500 metre uzunluğundaki duvar gibi olsaydı. Besi hayvanlarını yaban hayvanlarından korumak için yapılmıştı. Türk tarım ve hayvancılık tarihinin adı gizlide kalmış en büyük ve kalıcı yatırımıydı sanki. Duvarın Giresunlularca dünya ikincisi ilan edilmesini, yöre halkının özgüvenine bağladı.
“Duvar suratlı” değimine başka bir anlam verilmesi an meselesiydi artık. Bilinenin tam tersi bir anlam… Tuvalette işi bittiğinde burnu kokuya alışmıştı. Elini yıkayıp sifonu çekince, bütün yatırım düşünceleri beyninden akıp gitti.

Ali Sefünç

20 Eylül 2010 Pazartesi

İletişim Kabızlığı


“Sana bir türlü ulaşamıyorum, telefonu neden açmıyorsun?”
“Yanımda değildi…”
“Cevapsız aramayı gördüğünde arasaydın bari…”
“Alet arızalı, arayanları göstermiyor…”
“Mail de yolladım üstelik…”
“Şu ara maillere bakmıyorum…”
“Arkadaşınla haber gönderdim… Hani şu koca ayaklı var ya, işte onunla. Sana iletmedi mi?”
“İletti…”
“E peki?”
“Keşke bir başkasıyla haber gönderseydin… Ben onun sözüne pek güvenmem de…”
“Nerden bileyim bunu? Ya durum acil olsaydı?”
“Ayıpsın, sen her şeyi tek başına halledersin…”
“Ya halledemeyeceğim bir iş olsaydı…”
“En az 4-5 kere üst üste arardın. Ben de eşek değilim ya, beşinciden sonra mutlaka sana dönerdim… Bisikletin de güzelmiş...”
“Lafı bölme, yoksa bana küs müsün?"
“Hayır, asla… Küs olsaydım meşgule de alırdım.”
“Peki, neden cevap alamıyorum?”
“Bu çok normal artık… Bana cevap vermeyenlerin listesini yapsam, dudağın uçuklar…”
“Ben mi cevap vermedim?”
“Hayır, başkaları tabii ki…”
“Onlardan bana ne?”
“Benim de cevap vermemeye ihtiyacım var ama…”
“Kim cevap vermiyorsa ona uygula bunu…”
“Çok anlayışsızsın… Adamlar hiç aramıyorlar ki misilleme yapayım…”
“Sıkıldım bu mevzudan, hoşça kal…”
“Güle güle… Aman arayı fazla uzatma, beni sık sık ara tamam mı…”

Ali Sefünç

7 Eylül 2010 Salı

Şartlı Mutluluk


Mutluluk da aşk gibiydi… Heveslisi çoktu ancak tadına varanı azdı... Mutsuzluk ise ganiydi çünkü zemin müsaitti…

Büyük çoğunluk son 8 yılda sürekli kaybetmişti… Neler mi? İş, kazanç, bilinç, umut, neşe, güven… Dolayısıyla kimlik, libido ve sağlık…

Oysa ülkenin değiştiği söyleniyordu… Ne gibi? “Güçlü ordu, güçlü Türkiye” sloganının yerini, “Güçlü polis, güçlü Türkiye” sloganı almak üzereydi sanki…

Gerçi Anlayamayan Adam için fark eden bir durum yoktu zira her iki sloganda da temel şart, vatandaşın güçsüzlüğüydü. “Güçlü vatandaş, güçlü Türkiye” sloganını akıldan geçiren bir “Çiftlik Aydını” bulunur muydu? İhtimal vermedi…

Babasının çiftliğiymiş gibi memleket yönetenlere hayranlık duyan her aydını, “Çiftlik Aydını” sınıfından sayıyordu. Tabii ki onlar çiftlik balıkları kadar yavandı. Ayrıca balık hafızalı…

Anlayamayan Adam balığı boş verdi, mutluluk meselesine döndü. Memlekette mutlu insan kalmış mıydı? Kalmıştı elbette… Ama ne var ki onlar artık iki gruba ayrılıyorlardı… AzınlıktakiŞartsız Mutlularve çoğunluktakiŞartlı Mutlular”…

Çoğunluğun mutluluğu bir tuhaftı ve kalıcı değildi. Tarifsiz kederler içindeyken çok kısa süreli mutluluk nöbetleri geçiriyorlardı sadece… Ne zaman krize giriyorlardı? O sihirli şart gerçekleştiği an... Yani mutsuz bir muhalifi görür görmez… Muhaliflere muhalefet ederek mutlu olmayı keşfetmişlerdi. En garantili sevinç kaynağı buydu artık…

Şartlı mutluların tamamına yakını otoriteden yanaydı. Her türlü eziyete kolayca “Eyvallah” diyor ancak muhalefet edenlere asla katlanamıyorlardı. O muhaliflerle aynı çileleri çekseler bile… Öğrenilmiş çaresizlikleri zedelendiği için mi böyleydiler? Belki de…

Şartlı Mutlular, dertleri her hatırlatıldığında veya otoriteyi savunamaz hale geldiklerinde, “Acımadı ki… Acımadı ki…” diye savunmaya geçmekteydi. Onların en devrimcisi bile otorite sevdalısıydı.

Kısacası, şartlı mutluluğun vazgeçilmezi, zaten mutsuz olan muhaliflerin daha da mutsuz edilmesiydi. Geçmişte savunduklarını inkâr pahasına…

Anlayamayan Adam da onlar gibi şartlı mutluluk yaşayabilir miydi acaba? Şifreyi çözmek lazımdı. “Şartlı Mutluluk” yaşamak için bir şartlandırana gereksinim vardı öncelikle. Ve aynı zamanda şartlanmaya müsait bir bünyeye…

Şartlı refleksi kuvvetli olanlar herkesten daha şanslıydı mutlaka. Şartlı mutluluk adına desteklenen siyasetin akıbeti, şartlı mutluluk için yaşanan aşkların akıbetine benzer miydi?

Şartlı mutlulardan kurtulmanın tek yolu yabancı bir ülkede yaşamak mıydı? Hayır, üstelik bu masraflı ve teslimiyetçi bir seçenekti. İnsan kendi vatanında bir yabancı gibi de yaşayabilirdi pekâlâ. Pratik ve ucuz tarafından...

Ali Sefünç

23 Ağustos 2010 Pazartesi

Hayırlı Bilinçaltı


Bilinç, tedavülden kaldırılmıştı… Bilinçaltı ise olabildiğine özgürdü. İnsanlar bilinçaltından avlanıyordu artık… Sıkma portakal suyu içemeyenlerin turuncu renk tutkunluğu, geçmişte protest tavırlarıyla övünenlerin şimdiki boyun eğme hevesi bu sebepleydi sanki. “Karşı İrade” silinmiş, yerini “Taraftar İrade” almıştı besbelli. Taraftarlık bilinç gerektirmezdi zaten…
Bilinçaltı ele geçirilenler, galibiyet sevincini garantiye almak için yerli takım yerine Barcelona’yı tutuyor, hışma uğramamak için boylu ve soylu siyasi lidere tapıyorlardı… “Evet” diyerek kabul görmenin dayanılmaz hafifliği baştan çıkarıcıydı ne de olsa. Onların “Hayır” deme korkularına bakılırsa, “Hayırsız” bir bilinçaltına sahiptiler… Bilinç kaybı, kan kaybına benzer miydi? İkisi de hayat söndürürdü ancak biri hemencecik, diğeri süründürerek…

Anlayamayan Adam, anlaşılmaz tavırlara anlaşılabilir açıklamalar aramaktan vazgeçmeye karar verdi… Sürüden ayrılanın bertaraf edildiği yerde mantık yürütülemediği gibi, ağız tadıyla mantı bile yenemezdi. Toplumda etki yaratmak istiyorsa, o da öteki taraftakiler gibi toplumsal bilinçaltı üzerine çalışmalıydı kesinlikle. Bir bilinçaltına ne kadar “Hayır” girerse, o bilinç o kadar hayırlı olurdu. “Hayırlı Bilinçaltı” yaratarak referandumda başarıya ulaşmak mümkün müydü? Denemek lazımdı… Bu amaçla neler yapacaktı?

Şaşkınlığını hep, “Hayırdır inşallah” diye belirtecekti…

Karşılaştığı her esnafa “Hayırlı işler” temenni edecekti…

Gördüğü her yolcuya ve göçmen kuşa “Hayırlı yolculuklar” dileyecekti…

“Hayır hayır yüz bin kere hayır” adlı şarkıyı tok karnına günde en az 3 kez söyleyecekti…

Despotik uygulamalara demokratik diyenlere hıyar ikram edecekti. “Hayır”ı çağrıştırması umuduyla…

Günlük hayatta nedensiz yere birçok kez yüksek sesle “Hayır” diye bağıracaktı… Sebebi sorulursa, “Sayıklıyorum çünkü gördüklerim bir rüya olmalı” mazeretine sığınacaktı.

Yeminli ve yeminsiz taraftarlara, yanıtı kesinlikle “Hayır” olan sorular da sorabilirdi ayrıyeten.

“Kadınla erkek eşit midir?”

“Hayır.”

“Dokunulmazlıklar kalksın mı?”

“Hayır.”

“Fazıl Say konuşsun mu?”

“Hayır.”

“Hukuk herkese lazım mı?”

“Hayır.”

Plan kabaca tamam sayılırdı. Anlayamayan Adam uygulama için kalabalık bir yerlerde dolaşmalıydı… Bir otogar veya bir tren garında… Evden çıktığında apartman görevlisiyle karşılaştı…

“Abi, çöpünü alayım mı?”

“Hayır.”

“Akşama apartman toplantısı var, katılacak mısın?”

“Hayır.”

“Anahtarı kapının üstünde unutmuşsun, dur vereyim sana.”

“Hayır.”

“Bu ev senin değil mi?”

“Hayır.”

“Sattın mı yoksa?”

“Hayır.”

“Abi, sen iyi misin?”

“Hayır. Ya sen iyi misin?”

“Bilmem… Galiba hayır.”

Sonuç hiç de fena sayılmazdı… Anlayamayan Adam bir an önce kalabalığa karışmak üzere yola koyuldu…

Yanından geçtiği ilk adamın dikkatini çekebilmek için birkaç kez "Hayır" diye bağırdı ancak duyuramadı. Neden sonra fark etti, onun müzik dinlediğini. Görsel yöntemlere başvurmanın yanı sıra dürtmeyi de denemeliydi. Çünkü o sırada adamın gözleri yumulu gibiydi ...

3 Ağustos 2010 Salı

Yeni Hapis Tarifesi


Alkollü araç kullanana 3 yıl…
Kızını sosyal içiciye verene 2 yıl 9 ay…
Alkollü müşteri taşıyan taksi şoförüne 2 yıl 6 ay…
Akşamcı komşusuna akşam gezmesine gidene 2 yıl 4 ay…
Çiğnediği üzümü uzun süre ağzında tutup fermantasyona neden olana 2 yıl 2 ay…
Alkollü pamuk kullanan iğneciye düz hesap 2 yıl…
Misafirine kolonya ikram eden ev sahibine 1 yıl 10 ay…
İçkisiz lokanta veya işkembeciye içkili gidene 1 yıl 8 ay...
Alkol içeren malzemeyle cam silen temizlikçiye 1 yıl 6 ay…
Balık ve roka yerken alkol içerikli anılarını gözünde canlandırana 1 yıl 4 ay…
Kulak kıllarını yok etmek için alkollü pamuk yakan berbere 1 yıl 2 ay…
Alkolü bir biçimde aklından geçirene 9 ay 15 gün…


Uyarı: Yukarıdaki hapis sürelerini cehalete, kötü niyete, töreye, bürokrasiye ve kadere bağlı işlenen silahlı, silahsız hayat karartıcı suçlara verilen hapis cezalarıyla kıyaslamamanız rica olunur!

Ali Sefünç

19 Temmuz 2010 Pazartesi

Yorgunluk Diyaloğu


“Evlilik paylaşmaktır, şunun ucundan tutar mısın kocacığım?”
“Tutamam…”
“Neden?”
“Çünkü yorgunum.”
“Ben de yorgunum ama her bir şeyin ucundan tutuyorum…”
“Ben senden daha çok yorgunum.”
“Sürekli pinekliyorsun, ne yaptın ki yoruldun?”
“Çok zorlandım…”
“Ne yaparken?”
“Mücadele ederken…”
“Ne mücadelesi?”
“Ölüm kalım mücadelesi…”
“Hiç hatırlamıyorum, ne zaman yaptın bunu?”
“Bir süre önce.”
“Ne kadar bir süre?”
“Tam hatırlayamıyorum…”
“Bir hafta önce mi?”
“Hayır, daha eski.”
“Bir ay?”
“Değil…”
“Bir yıl?”
“Çok daha eski canım…”
“Üç yıl?”
“Daha daha eski…”
“Beni yorma, söyle bitsin bu çile…”
“Benim ki doğduğum günden kalma bir yorgunluk.”
“O günden bu güne yorgunluk mu kalır?”
“Kalır tabii. Boynuma kordon dolanmış, anam beni çok zor doğurmuş, az kalsın ölüyormuşum…”
“Anlaşılmaz bir adamsın, pes doğrusu…”
“Pes ederek kurtulamazsın, seni anan nasıl doğurmuş?”
“Sezaryenle…”
“Bak yakalandın işte, şimdi ortaya çıktı beni niçin anlamadığın…”

Ali Sefünç

2 Temmuz 2010 Cuma

"İskelede Minder Tatili" kitapçılarda...



Sıcak mı sıcak, nem oranı hayli yüksek ve büyük olasılıkla göz açıp kapayana dek bitecek bir yaz mevsimiydi... Yazlar neden giderek kısalıyordu acaba? Belli bir yaşa yaklaştığı, ömrünün bakiyesi azaldığı için mi böyle hissetmekteydi? Yoksa yaz tatillerinden haz alabilmenin özel koşullarını yerine getirmekte mi kifayetsizdi? Kim bilir? Belki de her iki olasılığın birden etkisi altındaydı artık.

Küresel ekonominin akıbeti kabaca belliydi ancak insanlığın küresel ısınmaya mı, yoksa küresel soğumaya mı kurban gideceği bilim dünyasında hâlihazırda netleşmemişti. Eğer buzul çağına girilecekse, hiçbir güneşli gün israf edilmemeliydi. Aksine, dolu dolu yaşanmalıydı… Bir buzul çağı, yuvarlak hesap kaç yüzyıla denk gelirdi? Bunu kimseler bilemezdi… Uzmanlar da mı? Ispanaktaki demir oranının yanlışlıkla on kat fazla hesaplandığı ortaya çıktığından beri uzmanlara da güven duymaz olmuştu...

Anlayamayan Adam’ın zihninde beliren küresel olasılıkların hiçbiri ışık saçmıyordu. Elini ve ayağını çabuk tutup, cephesi güneye bakan cazibeli bir tatil beldesine bir an önce kapağı atmalıydı öyleyse. Ama hangisine? Toplumun tatil alışkanlıkları son zamanlarda kökten değişmişti. Şimdilerde uçsuz bucaksız, çöpsüz kumsallar değil; daracık, taşlık sahil şeritlerinin böğrüne saplı kamalar gibi inşa edilmiş ruhsatsız ahşap iskeleler revaçtaydı. Oralara “beach” deniyordu.

Anlayamayan Adam, geçmişe takılıp kalmanın yararsızlığına inandığı için, yeni tarz tatil anlayışını şimdiki yaz mevsiminde bizzat yaşamak ve yorumlamak istedi. Göze aldığı farklı deneyim, kestirimlerini aşacak ölçüde kendini güncelleme fırsatı yaratabilirdi ona.

Öncelikle dilini düzeltmeliydi. Yıllar boyu ağızlara sakız olduğu için öz Türkçe sanılan yabancı kökenli “plaj” kelimesi yerine “beach” diyebilmek amacıyla bu tümceyi sıklıkla yinelemeye karar verdi. Tabii ki birbirinden değişik durum, eylem, düşünce ve duygu anlatan cümleler içinde kullandı:

“Beach’e gidiyorum.”
“Beach’ten geliyorum.”
“Siz hangi beach’tensiniz?”
“Beach’imin yolunu kaybettim, yardımcı olur musunuz?”
“Lütfen kalkar mısınız, o benim beach minderim!”
“Deme ya, sizin beach’te ne çok ünlü varmış!”
“Birlikte beach’leyelim mi?”
“Seninle bir beach aşkı yaşayabilir miyiz?”
“Beach erkekliğime laf ettirmem!” gibi cümleler, ilk aklına gelenlerdi.

İskele tatiline uyum sağlama faaliyetlerine, İstanbul Manifaturacılar Çarşısı’ndan ucuza edindiği bayağı iri bir beach minderi ile yakın temas kurarak başladı. Mindersiz beach, ketçapsız patates kızartmasına benzemekteydi zira. Keşifte bulunmak üzere evinin içinde şöyle bir gezindi. Sanki orayı ilk kez ziyaret eden bir yabancı gibi… Tanık olduğu dağınıklık karşısında adeta dona kalmıştı. Toparlanması, dolaplara kaldırılması veya çöpe atılması gereken ne de çok eşya vardı ortalıkta! Bu demekti ki, her insan yaşadığı evi kusur arayan davetsiz bir misafir gibi denetlemeliydi zaman zaman.

Devamı kitapta...



"Ali Sefünç bu kitabıyla bizi yine acıklı bir Türkiye yolculuğuna çıkarıyor. Öyle acıklı dediğime bakmayın. Gülmekten yer yer kırılıyorsunuz aslında. Mizahın gücü işte. Yazar bu işi çok iyi biliyor. Yalnız dikkat edin. Siz de bu kitabı kendi minderinize uzanmış okuyorken metnin içinden birileri size çok tanıdık gelebilir!.." -Mario Levi-





25 Haziran 2010 Cuma

Mangırizm ve Makiler


Makilerin durumu da en az keçiler kadar zordu. Basketbolcu veya rap şarkıcısı olamamış Amerikalı zenci muamelesi görüyorlardı adeta. Yangın haberleri çok kısa verildiğine göre, medyada torpil ayarlayamamışlardı. Makilere yönelik ayrımcılık, gazetelerin bulmaca eklerine kadar yansımıştı. Örneğin şöyle:
Yukarıdan aşağı:
1- Eski dilde ayak. Bir cins bezelye.
2- Bodur Akdeniz bitki örtüsü.

Orta boylu deseler sanki maki anlaşılmayacaktı… Kimlerin parmağı vardı bu anlayışta? Kereste ve odun mihraklarının mı? Makiler, hacimli kereste veremeyen ağacı taşlayan mangıristler tarafından günah keçisi mi seçilmişti yoksa?

İçinde gezindiği tek tip çam ormanı Anlayamayan Adam’ın canını sıkmıştı. Tıpkı tek tip insan toplulukları gibi… Hangi çamın dibine otursa, kurumuş iğne yaprakları batıyordu kabasına. İğneden korkardı; makilik alana yöneldi; aradığı çeşitlilik oradaydı sanki… Yalnızca çalı, katırtırnağı, zakkum değil; yabani zeytin, defne, keçiboynuzu da makiden sayılmaktaydı zira. Ve diğer mütevazı ağaççıklar…

Makilerin horlanmasında algısı kıtların payı çoktu sanki. Cüsse odaklı yaşayan çoğunluk, genellikle uzun bacaklı mankenlere hayranlık duyuyor, sakız gibi uzayan dizilere ilgi gösteriyordu. Çocukken çok mu uzuneşek oynamışlardı?

Uzunluk, büyüklüğün bir unsuruydu… Oysa küçük her zaman güzeldi. Nano teknolojik gelişmelerin mucizevi sonuçları bu fikrin kanıtı sayılmaz mıydı? Elbette sayılırdı… Minyon tipli dişiler için “Nano Güzellik Yarışması” tertiplemenin vaktiydi artık.
Makiler, nazlanmadan yerden fışkıran ve azimle yayılan bir karaktere sahiptiler… Boydan fakirdiler ama ya diğer özellikleri? Yeşillikse yeşillik, fotosentezse fotosentez, döllenmeyse döllenme…

Çamlar oksijen üretirdi de, makiler üretmez miydi? Üretirdi… Çamlar karbondioksit tüketir de, makiler tüketmez miydi? Tüketirdi… Üretim ve tüketim oranları her ne kadar farklıysa da…

Tamam, çam ormanı yangınları milli felaketti… Peki ama makiler küle döndüğünde,“İyi ki çamlar tutuşmamış” diye bayram yapmanın âlemi neydi? Söndürme ekiplerine inat uzak mesafelere alevli kozalak fırlatarak kundakçılık yapan çamlara sıkça rastlanırdı ancak makilerin bu anlamda sicili tertemizdi...
Sıfırdan çam ormanı yaratmak bütçe isterdi; gelgelelim çilekeş makiler masrafsızdı. Az suyla yetinir, kurak alanları çabuk yeşillendirir, derine inen köklerle erozyonu önler, hayvancıklara yemiş sunarlardı…

Anlayamayan Adam, çamlar hakkında “katil ağaç” suçlamasında bulunan bazı bilim adamlarını anımsadı. Yere düşen yapraklardan toprağa asit bulaştığı iddia ediliyordu. Bu bir ölçüde doğruydu sanki, çünkü çam dibinde ot bitmezdi... Oysa makilikler şifalı ve endemik bitkilerin yetişmesi açısından daha elverişliydi. Uçanı ve kaçanıyla birçok yaban hayvanı makilerde barınmayı tercih ederdi... Arılara çiçek tozu ziyafeti vermeleri ise cabasıydı.

Makiler, sağladıkları bunca yarara rağmen neden aşağılanıyor ve hiçten sayılıyordu peki? Böylesi bir nebati ırkçılığın mantığı neydi? Makileri en çok küçümseyenler, haddinden fazla boylular mıydı? Akdeniz kıyılarında yaşayanların boy ortalaması kaçtı? Peki ya genişlik meselesi? Bildiği kadarıyla en, bir tek perdelik kumaşlarda boydan önde gelirdi. Zira o cins kumaşların gepgeniş enleri perde dikilirken hep boy olarak kullanılırdı. Bu felsefi meselenin enine boyuna tartışılıp anlaşılması zor muydu? Anlayamayanlar bir perdeciye müracaat etmeliydi sanki.

Evet, kafayı boya takmak başka tuhaf sonuçlar da yaratıyordu. Örneğin, çok uzun boylu düşünmek… İnsanlar kısacık ömürlerinde rastladıkları nadir fırsatları çok uzun boylu düşündükleri için kaçırırlardı genellikle. Denizde boy vermenin belki anlaşılır bir yanı vardı… Gelgelelim boğulmamak kaydıyla…

Kalp krizi geçirme riski eskiden uzun boylularda yüksek bulunurken, şimdilerde bu risk kısa boylulara aktarılmıştı. Kalpler eskiye nazaran daha farklı mı çalışmaya başlamıştı? Yoksa gazetelerin sağlık sayfalarını uzun boylular mı ele geçirmişti? Fenerbahçeli yazarların ele geçirdiği spor sayfalarında Galatasaray hakkında yazılanlar malumdu. Ya da uğradıkları adaletsizlikler giderek arttığı için mi kısalar daha fazla kalp krizi geçiriyorlardı…

Anlayamayan Adam düşündü taşındı ama suçu tamamen boy meselesine yükleyemedi. Her boydan insanda maki sevgisizliğine tanık olmuştu çünkü. Gazetecilerin derdiyse kafa bulandırmaktı. Öyle olmasa, Mars’ta bulunan suyu defalarca kaybettirip tekrar tekrar buldurmazlardı. Çay ve kahvenin insan sağlığına yararlı veya zararlı olduğuna ise yazı tura atarak karar veriyorlardı herhalde. Bütün bunlar mangırist düzen numaralarıydı besbelli. Mangırı bulmak için her mesele itinayla çarpıtılabilirdi kısacası.

Anlayamayan Adam hükmünü vermişti artık: Makilerin itibarı iade edilmeden bu ülkede hiçbir sorun düzelmeyecekti… Onlar bunu, itibarını kaybetmiş siyasetçilerden çok daha fazla hak ediyorlardı. Meclisten çıkacak bir karara bakardı. Üstün hizmet madalyasına gerek yoktu ancak devlet makilerden ve maki severlerden özür dilemeliydi. Orman bakanları törenle maki fidanları dikmeye ikna edilmeli, makileri küçümseyenler tövbe ettirilmeli, bodur bitkileri sevmeyenler alternatif tıp tedavisinden mahrum bırakılmalıydı.

Anlayamayan Adam’ın ufku açılmış, içi rahatlamış gibiydi. Keçi yollarını takip ederek yola çıktığında gördü ki, makilerle barışık bir köylü kadın yol kenarında şifalı ot ve bal satıyordu… Kadına yaklaştı, “Kekik balı kaça?” dedi, ganimet bulmuşçasına gülümseyerek.
Ali Sefünç

8 Haziran 2010 Salı

Hafızalı Eylemci


Bireysel hiçbir derdi yoktu… Ulusal sorunları ise kafasında çoktan halletmişti; artık uluslararası sorunları çözmenin vaktiydi… Gazze’yi sahiplenen çoktu ama ya diğerlerinin hali? Gözden kaçan sorunları ve yapılması gerekenleri sıraladı bir çırpıda:

Arap Yarımadası’ndaki ABD vesayetine son vermek…

Afganistan’daki ABD işgalini bitirmek…

Guantanamo’daki ABD işkencesini engellemek…

ABD’nin katlettiği 1,5 milyon Iraklının hesabını sormak…

Küba’ya 40 yıldır uygulanan ABD ambargosunu delmek…

Önceliği, Küba ambargosuydu… Ulaşım desteği isteyecekti ancak İstanbul Belediyesi’nin elinde okyanus aşmaya elverişli vapur bulunmuyordu… Belki de belediyenin haşerat ilaçlama uçaklarını kullanmalı, paraşütle Amerikan malı ilaç atmalıydı Küba’ya… Veya Ankara’daki Küba Büyükelçiliği’nin bahçesine… İkinci seçeneğe karar verdi çünkü uçakların menzili belliydi…

ABD’nin en stratejik ortağıyla en nükleer karakolunun birbiriyle kapışması anlaşılır gibi değildi… Gazze de dahil her taşın altından Amerika’nın çıkması kafasını iyice karıştırıyordu… Karşıt aktivistler birbirlerine kin kusarken, ABD’yi hiç suçlamıyorlardı ne gariptir ki… Amerikan tarihinin İkinci Amerikan İç Savaşı başlamıştı da, onlar mı habersizdi yoksa? Belediyelerin verdiği lojistik destekle kışkırtılan bir savaşta belediye zabıtaları mı savaştırılacaktı?

Ali Sefünç

31 Mayıs 2010 Pazartesi

Kaderci Liboş


“Sen fatalist misin?”
“Fatalist diye sana derler…”
“Kızma canım, kötü bir şey demedim…”
“Daha anlaşılır sor…”
“Yani kaderci misin, kadere inanır mısın?”
“İnanırım…”
“Değişime inanır mısın?”
“İnanırım…”
“Kadercilerin özgürlükçü değişimlere yol açabileceğine inanır mısın?”
“Ona da inanırım…”
“Pratikte bu mümkün mü?”
“Neden olmasın? Kötülükleri başkalarından, iyilikleri kendinden bilirsen mümkün…”
“Bu ne biçim bir kaderdir?”
“Kedersiz kader…”
“Ya tam tersi gerçekleşirse?”
“Ona da ‘kederli kader’ diyoruz.”
“Kedersiz kaderciliği nasıl başarıyorsun?”
“Kader yönetimi eğitimi gördüğüm için.”
“Diploma alanlara ne ad veriliyor?”
“Liberal Demokrat...”
“Bazıları size liboş diyor ama…”
“Kaderimmiş, katlanıyorum...”

Ali Sefünç

17 Mayıs 2010 Pazartesi

Patlak Ego Sendromu


Patlak Egoluların sayısında patlama vardı. Beynindeki patlak egolular albümünü açtı, gözden geçirdi. Hayret, hepsi de patlak gözlü değildi! Gelgelelim hükümranlığa ve maçoluğa yatkınlıkları tartışılmazdı. Yükseklerden uçmayı seviyor, irtifa kaybetmeyi hazmedemiyorlardı ayrıca.

Anlayamayan Adam’ın aklına, “Tombalacık Halimem” şarkısının sözleri geldi birdenbire: “Alçaklara kar yağıyor üşümedin mi, sen bu işin sonunu düşünmedin mi?”

“Patlak Ego Sendromu” kesinlikle bir zirve illetiydi. Zirvede zırvalamaya yol açabilecek bir dert… Tepetaklak iniş hastalığı da denebilirdi. Kendi sorup kendi yanıtlayarak konunun kaynağına inecekti şimdi.

Ego’nun Türkçesi “ben, benlik, kendilik” demek miydi?
Evet...
Ego sahipliğinin mali yükü var mıydı?
Yoktu, çünkü bedavaydı ve vergiye tabi değildi...
Benliğini bulamamış birini toplum içinde adamdan sayarlar mıydı?
Genellikle saymazlardı...
Hal böyleyse, ego iyi bir şey miydi?
Belli bir yere kadar iyiydi sanki...
Nereye kadar iyiydi?
Zorluk tam da bu noktada başlıyordu. TSE, egolara standart getirmeyi akıl edememişti maatteessüf. Bu nedenle iş başa düşmekteydi. Hastalığın ilk belirtisi şişkinlikti. Olağanüstü ego şişkinliği… Anlayamayan Adam, normal egodan yola çıkıp patlak egoya giden bir yol haritası çizmek istedi.

Yolculuğun ilk aşamasında sıradan bir ego ele alınıp önce okşanıyor, sonra olabildiğince şişiriliyordu. Şişkin ego yere göğe sığamayacak hale geldiğinde bile sahibinin gözünü doyuramıyorsa, kaçınılmaz son yakındı. Balona dönen ego başarısızlıklarla bilenen, sivrileşen bir engele takıldığında, gümbedek patlayıverirdi zira.

Patlayan şeyler er veya geç sönerdi; işte bu yüzden patlak egolar sürekli üflenmeliydi. Bu çaba çok yorucuydu; ego sahibinin nefesi tükenince yandaşlarının nefesine ihtiyaç duyulurdu mecburen. Yandaşlığını kanıtlamak gayesiyle yan yatan kişi ve kurumların nefesine… Uluslararası Para Fonu’ndan mahalle üfürükçüsüne kadar…

Anlayamayan Adam, aklına gelen diğer olasılıkları da düşündü: Patlak ego, doğumsal bir kusur muydu? Her egonun bir şişme hacmi ve son kullanma tarihi vardı da, limitler dolunca mı egolar patlıyordu? Her kuşkuda bir gerçek payı bulunurdu. Patlak egolar yama tutar mıydı peki? Hiç sanmıyordu… Hava kaçırdıkları, sürekli fıslamalarından belliydi.

Egosu patlakların bir ortak özelliği de, savunma yöntemleriydi. Onlar, teselli yaratacak eylemlere tez elden girişip, rakiplerinin şişkin egolarına göz dikmekteydiler. Zincirleme ego patlatma reaksiyonunun en belirgin sonucu neydi peki? Zarar verme yararı elde etmekten öteye geçmezdi tabii ki…

Egosu patlak insanlar, lastiği patlak araçlara benzer miydi? Benzemezdi zira lastiği patlak araçlar asla kin tutmaz, başka araçların lastiğini patlatmaya çalışmazlardı. Özetlemek gerekirse, egosu patlak insanlar hasım gördüklerinin egolarını patlatma arzularından tanınırdı.

T.C. iktidar kadroları tarihi yapılan gafların, kaybedilen safların, azalan oyların, açık veren bütçelerin, ortaya çıkan servetlerin, isyankâr vekillerin etkisiyle patlayan egolarını, muhalif egoları patlatarak gizlemeye çalışanlarla doluydu.

T.C. muhalefet kadroları tarihi de bundan çok farklı sayılmazdı aslında… Sürekli defans yaptıklarından yalnızca parti içi ego patlatma seansları düzenleyip durmuşlardı öteden beri… Yeni başkanı belirlemekte zorlandıklarına göre hazırlıksız yakalanmışlardı. Teknolojik röntgencilik devrinde “yedekli parti başkanlığı sistemi”ne geçmek lazımdı bir an önce… En az dört-beş yedek başkan… Islak CD’si işportaya düşen kenara alınır ve sıradaki başkanla yola devam edilirdi. Patlak ekonominin gereksiz tartışmalarla gözden kaçması böylece önlenmiş olurdu.

Anlayamayan Adam’ın kafasında durum iyiden iyiye netleşmeye başlamıştı: Islak imzalar, ıslak CD’ler, istifalar, hekimleri ve hâkimleri hedef almalar, yasaklar, tuzaklar, sonuçsuz davalar, hukuksuz uygulamalar “Patlak Ego Sendromu”na bağlıydı kuvvetli ihtimal. Bu illetin çaresi bulunur muydu? Mutlaka bulunmalıydı çünkü patlak egoluların idaresinde yaşamanın ıstırabına katlanmak çok zordu. Her şişkin egoya bir sibop takmak işe yarar mıydı? Denemek lazımdı… Evet evet, ilk genel kurulda, ilk genel seçimde denemek lazımdı…

Ali Sefünç

5 Mayıs 2010 Çarşamba

Sekiz Maymunu Oynamak


Anlayamayan Adam, Meclis TV’yi izlerken duyu spazmı geçirdi. Kötücül dış dünya uyaranlarını algılama yeteneğinin baskısı altındaydı kısacası… Çözüm arayışına geçecekti mecburen. Evdeki sakinleştirici ilaçlar anayasa görüşmelerinin daha ilk haftasında tükenmişti.

Bir başka yolu deneyerek gevşemeliydi; aklına hemencecik üç maymunu oynamak geldi… Duyularını sıkıca kapatırsa rahatlayacaktı ancak ortada bir hesap yanlışlığı vardı. Üç maymunu, maymunsuz oynamak acayip zor bir işti.

Bir eliyle ağzını, diğeriyle gözlerini kapatarak iki maymun düzeyinde başarıya kolaylıkla ulaşsa da, üçüncü tarafı açıkta kaldı. Töre tecavüzüne uğramak da vardı, tedbirsiz dolaşmanın sonucunda. Belki de o yüzden ellerini, ırzına göz dikenlere karşı savunma aracı olarak boşta bırakmalıydı.

Öte yandan üç tanecik maymun, beş duyulu birinin neresini kapatmaya yeterdi ki? Burnuna gelen kötü kokulardan kurtulmak ve teninin tamamına yayılan kaşıntıyı engellemek üzere iki maymun daha şarttı… En büyük duyusunu göz ardı edemezdi. Meclis TV uyaranlarını en fazla beyniyle algıladığına göre altıncı bir maymun gerekiyordu. Şöyle en irisinden…

Hayat uyaranlarını kahve falından algılayanlar için fincan ağzı kapatan bir maymun düşünmeli miydi? Neden olmasın? Malzemeden bol tutmak lazımdı. Oyunbaz maymun milletine hiç güvenilmezdi; sekizinci bir maymunu yedekte tutmaya karar verdi.

Evin içinde bir maymun sürüsüyle yaşamak nasıl bir şeydi acaba? Kargaşa çıkarmalarından, mutfağı yağmalamalarından, evi ele geçirmelerinden korktu ve vazgeçti sekiz maymunu oynamaktan. Onları doyurmak kim bilir kaç paraya patlardı? Aklı başına gelince en sakıncasız çareyi buldu: Spazmı atlatır atlatmaz Meclis TV’yi kapatacak veya televizyonu yere atıp üzerinde bir maymun gibi tepinecekti.

Ali Sefünç

20 Nisan 2010 Salı

Elit Tıraşı


Anlayamayan Adam tedirgindi. Demokratik açılım etiketli seçim propaganda toplantılarından birine onu da çağırırlar mıydı? Davete katılmazsa, mimlenir miydi? Sesi hamamda bile kulak tırmaladığı için şarkıcılar zirvesinden kolay sıyırmıştı. Suskun yazarlar toplantısına çağrılması zaten mümkün değildi. Aslında o son toplantı ibretlikti. Komünist kelimesini küfür niyetine kullanan siyasetçi ve komünist yazar, dünyada ilk kez bu kadar birbirine yakınlaşmıştı. Küfrü üzerine alınmayanın meselesi kalmıyordu sanki. Cinsel kimliği sorgulanan yazarın durumu daha mı farklıydı?

Sırasıyla her kesim imtihana çekilecekti besbelli. İktidar yandaşlığının sınandığı, mazeret gösterenlerin kınandığı toplantılar demokratik yarar sağlar mıydı? Anlayamayan Adam, davet edilebileceği diğer toplantı seçeneklerini de düşündü: Ramazan davulcuları, şifalı ot tellalları, kültür mantarı yetiştiricileri ve yoldan geçen demokratlar ilk aklına gelenlerdi. Nişantaşı elitleri bu furyaya dahil edilir miydi? Tabii ki hayır…
“Elit” sıfatı da ulusal küfürlerimiz arasında yerini almıştı artık. Tıpkı “monşer” gibi… Ama ortada bir tuhaflık vardı; aşağılandığı bu son dönemde bile elitlik ortadan kalkmamış, eskilerin yerini yenileri almıştı. Üstelik güçlenerek… Öyleyse elitlik iyi bir şeydi de, heveslenmesinler diye vatandaşlara mı duyurulmuyordu?

“Elit kimdir?” sorusuna yanıt arayan Anlayamayan Adam, sözlük kullanmaya hiç gerek duymadı. El üstünde tutulanlara elit denirdi kuşkusuz.Yeni elitleri belirlemek için, şimdilerde kimlerin el üstünde tutulduğuna bakmak lazımdı. Gündelikçi televizyon elitleri en öndeydi. Bir de yanaşma elitler vardı. Öteden beri siyasi, adli, dini, edebi ve sair birçok elit yaratılmıştı, devletin malı denize çevrilerek... Gel gelelim yeni elitler çok uyanıktı. Çünkü elit sıfatına bulaşmadan elitleşmenin sırrını keşfetmişlerdi. Bu örtülü elitler, el üstünden inmedikleri halde elitliği kabullenmiyor, kendilerine benzemeyenleri elitlikle suçluyordu.

Geçmişte kimlerin el üstünde tutulduğu da tartışmalıydı aslında. Örneğin, son 50 yılda elitler diyarı Nişantaşı’ndan çıkmış bir başbakan hatırlayamamıştı… Peki, kaç Nişantaşlı bakan adı sayılabilirdi? Ya bir cumhurbaşkanı var mıydı? Her ihtimale karşı arşivlere bakmak lazımdı… Siyasette Anadolu elitleri hüküm sürmüştü genellikle. Menderes, Demirel ve Özal, gizli Nişantaşlı olamazdı ya. Onların bazı Nişantaşı elitleriyle yakın arkadaşlık kurdukları vakiiydi… Nazlı Ilıcak’ın kesintisiz el üstünde tutulmasının sırrı neydi acaba? Genetik avantaja mı sahipti?

Elitlik el altından yaygınlaşıyordu artık. Aynı zamanda karmaşıktı da… Kendisi vardı ama adı anılmıyordu… Tıpkı daha önceleri gerçekleştiği gibi iktidarla bağ kuranlar elitlikte birinciydi. Ancak alınan eğitim türünün bugünlerdeki belirleyiciliği de reddedilemezdi. Çünkü günümüzde en fazla elit yetiştiren meslek okulları, imam hatip liseleriydi. “Tıp fakültelerinden her şey çıkar, arada bir de doktor çıkar” sözü geçerliliğini yitirmiş, onun yerini, “İmam hatip liselerinden her şey çıkar, arada bir de imam çıkar” sözü mü almıştı? Sanki öyleydi…

6 Nisan 2010 Salı

Siyasi Tıp


“Tıptaki eksikliğin farkında mısın?”
"Hayır, nesi eksik?"
“Siyaseti...”
“Sağlık sistemi çoktan siyasallaştırıldı ya...”
“Yetersiz...”
“Özel hastanelerin kucağına itilmemiz siyasi değil mi?”
“Olabilir ama bu çok normal artık...”
“Sırtımızdan geçiniyorlar...”
“Olabilir ama bu çok normal artık...”
“Özel hastanelerden şikâyetçilerin sayısı hızla artıyor...”
“Şikâyet edilecek ne varmış ki?”
“Çalışan böbreklerin diyaliz makinesine bağlandığı, bebeklere ana karnında reflü teşhisi konulduğu, sağlam girenin fıtık edilmeden dışarı bırakılmadığı söylentileri yayılıyor halk arasında...”
“İnanma, darbecilerin işidir...”
“Bana inanabileceğim bir şey söyle o zaman...”
“Artık sıra beklenmiyor...”
“O zaten hakkımızdı. Yeterince devlet hastanesi açılmadığı için yitirmiştik.”
“Değişime alışmalısın...”
“Güven duygum azalıyor...”
“Azalacak tabii... Her şey de devletten beklenmez ki...”
“Siyasetçi bekliyor ama... Devlet uçağından düğün servis aracı bile yaptılar en sonunda...
“Sizin gibiler de her yeniliğe karşıdır...”
“Yenilikte iyilik ararım...”
“Konuyu saptırdın...”
“Nasıl saptırdım?”
“Ben tıptan söz açtım, sen sağlık sistemine getirip bağladın... Oysa tıp bilimini kastetmiştim...”
“Ha şimdi anladım... Yok yok, anlamadım galiba... Tıp bilimiyle siyasetin ne alakası var ki?”
“Bu güne kadar yoktu ama bundan sonra olmalı...”
“Şaka mı?”
“Değil... Hukuktan sanata, ticaretten tuvalete kadar bir çok alan nasıl siyasallaşmışsa, tıp da elbet siyasi olacaktır...”
“Siyasi tuvalet nasıl oluyor?”
“Pisuarsız... Klozetsiz... Çömelmeden işeyince alarm çalıyor...”
“Tıp bilimi siyaseti kaldırmaz...”
“Kaldırır çünkü siyasetçi her şeyi bilir, görür ve becerir... Siyaset kutsaldır ve iyiliklerin anasıdır...”
“Komiksin... Siyasi Tıp nasıl hayata geçirilecek peki?”
“Kararnameyle tabii ki...”
“Danıştay iptal eder...”
“Meclis kararı çıkartılır...”
“Anayasa mahkemesinden döner mutlaka...”
“Referanduma götürülür o zaman...”
“Kabul edilse ne yazar, geçerliliği olamaz ki...”
“Sen milletin iradesine karşı mı çıkıyorsun yani?”
“Siyasi Tıp oluşturma cesaretinin kaynağı ne?”
“Meclis çoğunluğu...”
“Yani sizinki çoğunluk tıbbı mı oluyor?”
“Evet... Neden olmasın?”
“Anlaşıldı, aklın bittiği yere geldik... Diyelim ki Siyasi Tıp yasalaştı, bundan ne umulur...”
“Çok şey...”
“Neler mesela?”
“Mesela; kalbi soldan sağa taşımak, karaciğerin işlevlerini dalağa yüklemek, beyin faaliyetlerini uzaktan kumandaya bağlamak, edepsizlik yapan organları iç organlara dönüştürmek...”
"Meşrebinize uygun doktoru nereden bulacaksınız?"
"Bizim partinin siyaset okullarından yetiştireceğiz..."
“Tıptan sonra sıra neye gelecek?”
“Araştırıyoruz... Toplumda yaygın olan her şeyin mutlaka siyasallaştırmalıyız...”
“Bir öneri de bulunabilir miyim?...”
“Olur...”
“Kahve falı da çok yaygın bir şey...”
“Tabii ya, biz nasıl atladık bunu, hemen arkadaşlara bildireyim.”
“Ayrıca yemek yapmaya ilgi de çok arttı...”
“Evet, onu da şuraya not alayım... Seçim propagandası için siyasi yemekler kitabı dağıtırız...”
“Siyasi elektronik üzerine kafa yordunuz mu?”
“Hay aklınla bin yaşa, şahane olur valla...”
“Siz şimdi hastalık isimlerini de değiştirirsiniz.”
“Onu erteledik, hele bir organların çalışma düzenini değiştirelim, o zaman bakarız... Ama bir hastalık var ki, onu tümden yasaklayacağız... Adı bile anılmayacak...”
“Hangi hastalık bu?”
“Siyatik...”
“Siyatiğin ne günahı var?”
“Siyaseti ve siyasetçiyi kötü çağrıştırıyor... Daha ne olsun?”

Ali Sefünç

22 Mart 2010 Pazartesi

Yasak Yatağı


Adını duyduğu birçok yatak vardı: maden yatağı, suçlu yatağı, sünnet yatağı, rejisör yatağı, dere yatağı gibi... Şimdi bunlara bir de “yasak yatağı” eklenmişti... Bir şeyin belli bir yerde fazlaca bulunması, o yeri yatağa dönüştürürdü... Maden yatağı ve suçlu yatağı bu tezin en güçlü kanıtlarıydı...

Anlayamayan Adam kuşkuya düşünce duraladı... Yönetmen yatağı ve sünnet yatağı diğerlerinden daha farklı özelliklere sahipti zira… Bu iki yatağa girenlerin zarar görmeden çıktığı pek görülmemişti. Yoksa diğerleri de mi öyleydi? Bilinen yatakları bir kenara bırakıp, “yasak yatağı”na odaklandı.

Gelişmelere bakılırsa, sigara yasağının peşi sıra başka yasaklar da devreye girecekti. Örneğin, tuz yasağı… Son haberlere göre, New York belediyesi restoranlarda tuz yasağı uygulamaya kafayı takmıştı. Masaya tuzluk koyan restorana 1000.- $ ceza reva görülüyordu. Amaç, insan sağlığını korumaktı.

Anlayamayan Adam bu niyet karşısında şaşkına dönmüştü. Obezitenin şahı şeker serbestti de, tuz neden yasaklanmak isteniyordu. Tansiyonu düştüğü için baygınlık geçirene içirilecek bol tuzlu ayran, bu gidişle eczanelerde reçeteyle mi satılacaktı?

Yalnız New York değil, Denizli belediyesinin yeni yasakları da ilginçti… 141 maddelik emir ve yasaklar listesi yapmışlardı: Örneğin, geceleri mezarlıklara girilmeyecek, pazarcılar atletle satış yapamayacaktı. Fanila serbest miydi? Zabıtanın insafına kalmıştı herhalde... Atletin giyilemediği yerde şort da giyilemezdi tabii ki. Üzerine sutyen takıp, “İkizlere takke” diye bağırarak satış yapmaya yeltenen pazarcının adı kötüye çıkarılır mıydı? Mutlaka...

Aniden içinde önlenemez bir yasak delme arzusu uyandı. İnsanlık tarihinin ilk yasağını çiğnemek üzere eline minyon bir Amasya elması aldı ve onu şehvetle dişledi... İnanç, gelenek, görenek, demokrasi ve sağlığı koruma amaçlı yasaklara direnmek çok zordu... Dünya, külliyen yasaklarla mı donatılıyordu?

Türkiye ziyaretinde Hülya Avşar’ın programına çıkmamasına rağmen dünyada popülerliğini koruyan filozof Slovaj Zizek’in iddiaları da çok korkutucuydu. Zizek’in dediğine göre son Bond filmi Quantum of Solace’da James Bond, Bond kızıyla seviştirilmemişti. Yılların çapkını James Bond’un başına bile böyle bir felaket geliyorsa, sıradan insanların başına kim bilir neler gelirdi?

Gişe rekorları kıran şifreli, esaretli, masalımsı filmlere bakılırsa, Hollywood cinsellikten vazgeçmişti… Belki gizli bir yasak vardı, belki de yasakların seksten daha etkili olduğu keşfedilmişti. Amerika’dan yola çıkan bir yasağın Anadolu topraklarına ulaşmaması mümkün müydü? Elbette değildi…

Anlayamayan Adam, hiç olmazsa tuz yasağına top yekûn karşı çıkılacağını ummak istedi ama umamadı. Çünkü günümüzün Tatlı Su Demokratları, içinde tuz barındıran bir yasağa asla itiraz etmezlerdi. YouTube yasağına ve yıllara varan yargısız tutuklamalara ses çıkartmayanlar, tuz yasağına mı karşı çıkacaktı yani?

Yasakların en güçlü olduğu ülkelerden biri Çin, diğeri İran’dı. Çin hükümeti internet sitesi açmak isteyenlere; nüfus cüzdanı, fotoğraf ve mülakat mecburiyeti getirmişti… Saç gösterme yasağı uygulayarak saç örtme özgürlüğünü gerçekleştiren İran, homoseksüelliği de başarıyla yasaklamıştı… Anlayamayan Adam şimdi anlıyordu, homoseksüelliği hastalık olarak ilan etmek isteyen bakanın niyetini. Tasarlanan her yasağa bir kılıf lazımdı…

Orta çağ standardında yasaklar bile yaratıcılığa muhtaçtı aslında. Gazete sahiplerinden yalnızca aykırı köşe yazarlarına değil, aykırı okurlarına da sahip çıkmaları istenebilirdi mesela. Ayrıca muhalif gazeteler isme yazılı olarak basılsa, fişlemeye gerek kalmazdı. Asker uğurlamaları sırasında “En büyük polis bizim polis” diye bağırılsa, çocuklara askercilik oynama yasağı getirilse, güzel olacaktı. Yasaklama özgürlüğüne sahip çıkılmalıydı.

Özgürlükçü Batı’nın yasakları yalnızca minare ve burka ile sınırlı değildi artık. Uyuşturucunun leblebi gibi dağıtıldığı Hollanda’nın bir yerinde yerel seçim vaatleri arasına, kadın ve kızlara ıslık çalmanın yasaklanması da girmişti. Yasak üretiminde bürokratların günahı çoktu kuşkusuz. Üstelik bilgisayar teknolojisi en çok onların işine yarıyordu. Dünya üzerindeki bürokrat sayısı fazlaca artmış, kontrolden mi çıkmıştı yoksa? Büyük olasılık öyleydi…

Dertleri neydi peki? Krizin yükselmesiyle birlikte işsiz kalmaktan mı korkuyorlardı? Bu nedenle proje ortakları politikacılara yasak üstüne yasak mı öneriyorlardı? Her bir yasağın tasarlanması, yasalaşması, takibi, kollanması, ceza kesilmesi derken, başlarını kaşıyacak vakitleri kalmazdı. Yasağı meslek edinmek böyle bir şeyken, yasağa boğulan insanların başına gelenleri sorgulayamaz hale düşmesi kaçınılmazdı.

Her ülkenin kendine özgü yasakları vardı ancak bu yasakçı tayfası mutlaka birbirini kıskanırdı. Hatta kopya bile çekerlerdi... Anlayamayan Adam’ın hayalinde dünyayı kaplayan bir yasak yatağı canlandı... O yatakta insanlığın başına neler gelecekti? Hayat denen süreç insan sağlığına zararlı ve ölümcül olduğuna göre, doğum yasaklanır mıydı? Genetik eşitsizliğe bakılırsa, hayatın demokrasiye uygun olduğu söylenebilir miydi?

Akıl almaz yasaklar halka düşerken, akıl almaz serbestlikler yönetenlerin tekelindeydi genellikle. Bal tutanın parmak yalamasını andırıyordu bu durum. Kimi yasaklar arasında bir nöbet değişimi söz konusuydu sanki. Sigara yasağı, genetiği değiştirilmiş ürünlerin yaygınlaştığı döneme denk getirilmişti. Bir kötülüğün serbest kalması için bir başka kötülüğün yasaklanması taktik icabı olabilirdi.

Anlayamayan Adam kısıtlama uzmanlarının gözden kaçırdığı özgürlükleri anımsamaya çalıştı. Spor yaparak doğal yoldan mutluluk verici kimyasal üretmenin yasaklanmasından korktu bir an. Endorfin depolamak gayesiyle dakikalarca kültürfizik hareketleri yaptı... Sporun etkisiyle zihni açılmıştı. Biliniyordu ki, Batı aydınlanması Katolik ideologların yasakladığı yazarlar sayesinde gerçekleşmişti. O yazarların yarattığı özgürlükler baltalanmaktaydı son zamanlarda. Teselliye ihtiyaç duydu. Hayatımıza sokulan yeni yasakların yeni özgürlükler yaratma olasılığını sevdi. Yüreğine su serpilmiş gibi hissetti. Her şerde bir hayır vardı ancak o hayrın hangi kuşağa denk geleceği bellisizdi.

Televizyonu açtı, o sırada eski bir Türk filmi oynuyordu. Belgin Doruk sigara yakınca o kısım birdenbire bulanıklaştı. Anlayamayan Adam kendini bir Tatlı Su Özgürlükçüsü’nün yerine koydu. Onun anlayışıyla filmlerin ne hale geleceğini hayal etmeye çalıştı, izlediği film üzerinden. Bu çabasında epeyce başarılıydı. Az sonra Belgin Doruk’un yanında Zeki Müren belirmişti. Bulanıklık iyice arttı. Üstelik filmin kötü adamı bir de içki içmeye, yemeğine tuz atmaya başlamaz mı? İşte o sırada ekranın yarısından fazlası bulanıklaşmıştı. Başı açık, eteği kısacık Ayşecik görüntüye dahil olduğundaysa, netlik tamamen kayboldu. Anlayamayan Adam televizyonu kapattı, gözlerini dinlendirmek üzere koltuğa kaykıldı.

Kara kara düşünüyordu. Ekranlarda bulandırılmak istenen diğer unsurların listesi de hayli kalabalıktı doğrusu. Kurtuluş Savaşı görüntüleri, Latin harfleri, kızlı erkekli oynanan halk oyunları, yerli malları, Uğur Dündar haberleri, yerli anneden yabancı spermle dünyaya gelen çocuklar, yabancı gelinler, yabancı damatlar ve yasakçıların fikrine uygun daha nice örnek...

Anlayamayan Adam, bir an için kendini bulanık mantıkla çalışan robotlar gibi hissedince, palazlanan bulanık bakış açısıyla yıllar sonra bir Atatürk filmini televizyon ekranlarından tüm netliğiyle izleyebileceğini hayal bile edemedi.

8 Mart 2010 Pazartesi

Amuda Kalkmış Servet Düşmanı



Epeyce bir zamandır alt gelir gurubuna düşürülmüş orta yaşlı bir vatandaştı o. Cebinden çıkardığı amorti kazanmış iki Milli Piyango biletini yırtarak paramparça etti önce, sonra çöpe attı. Biletin yüzüne kezzap atsa veya benzine bandırıp kömür sobasında yaksa daha iyi olacaktı ancak iş işten geçmişti bir kere.

Ansızın içini tarifsiz bir huzur kapladı... Başkaları el koymadan kendine ait o minicik ekonomik değere tecavüz ederek Amuda Kalkmış Servet Düşmanı olabilmenin ilk adımını atmıştı sanki. Üstelik büyük ikramiye kazanma şansı yaratabilecek yeni bir bileti bedelsiz edinme belasından da kurtulmuştu. Parmak şaklatarak göbek attı, gerdan kırdı kısa bir süreliğine.

Şimdi sıra, diğer icapları yerine getirmekteydi. Hedefinde, dişine uygun servet sahipleri vardı. Örneğin; eczacılar, işçiler, bakkallar, emekliler, çiftçiler, atölyeciler ve sair varlıklılar... Birileri çıkıp onların pek de zengin olmadığını, servet düşmanlığının milletin kaynaklarına el atarak sarkıntılık eden kişi ve kurumlara karşı sergilenmesi gerektiğini söyleyebilirdi. Ancak bu bakış açısı günümüzde çok saçma kaçıyordu.

O niye amuda kalkmış bir servet düşmanıydı artık? Çünkü son 6–7 yıldır algısıyla fazlaca oynanmıştı. Anteni kırılmış transistorlu radyo gibi parazit yapacak düzeyde hem de... İnkâr edilemezdi, en abuzambak kavrayışları bile geçerli kılacak sarsılmaz inançlardan söz açılıyordu, egzozu ayarsız halk otobüslerinde.

Suni döllenmeyle oluşturulan gayri milli iradenin bir parçası hâline getirildiğine göre, o da diğer Amuda Kalkmış Servet Düşmanları gibi yeni inançlar çerçevesinde her şeyi sıfırdan sorgulamalıydı. Somut örneklemek çerçevesinde... Faraza, ilaçlar daha önceleri neden pahalıydı? Doymak bilmez eczacılar yüzündendi bittabi ki...

Böylesi bir yargıya varmak kolay iş miydi? Fiyatları, ilaç firmaları ve devletin ortaklaşa belirlediğini yok sayıp, bu haltı eczacıların tek başlarına yediğini, kazancın büyüğünü cebellezi ettiğini var saydığı an kolaylaşıyordu. Gıcık kaptığı eczacı komşusunun son zamanlara kadar iyi bir hayat yaşaması, başka nasıl açıklanabilirdi ki… Borçlanmadan çocuklarını okutmakla kalmayıp, ev sahibi de olmamış mıydı? Olmuştu köftehor...

Servet sahipliği ve düşmanlığı, bazı kendini bilmezlerin geçmişte anladığı gibi değildi artık. Klasik model düşmanların gözü öteden beri büyük kişilerin ve büyük şirketlerin zenginliğinde olmuştu hep. Ama onların ıskaladıkları önemli bir husus vardı: Yasal ve siyasal çerçeveye oturtma meselesi... Büyük götürmenin kanuni ve politik düzenlemeleri amuda kalkmış kadroların gayretleriyle yerine getirilmişti ve giderek de pekiştiriliyordu.

Dahası, klasik servet düşmanlığının kazancı da, itibarı da pek kalmamıştı. Vekil babaları tarafından organize desteklenen yeni yetme girişimcilerin zenginliklerine karşı servet düşmanlığı yapmak günümüzde çok riskliydi. Dolayısıyla büyükten ve forsludan yana olmayan küçüğün hâli dumandı. İnsan, düşmanını akıllıca seçmeliydi öyleyse. İşte bu nedenle, Amuda Kalkmış Servet Düşmanlığı’na sığınma gereksinimi duymuştu ansızın…

Düşünme faslına ara verdi, gözlerini ev eşyalarının üzerinde gezindirmeye koyuldu... Pencereden aşağı atıp kırabileceği değerli eşya arayışındaydı. Gözü önce televizyona, sonra bilgisayara ilişti ancak onları dördünce kattan aşağı fırlatma şansı kalmamıştı. Çünkü o eşyalar kendisine ait değildi artık. Borçları nedeniyle haczedilmiş ve satış değerleri depo masraflarını karşılamayacağı için yed-i emin sıfatıyla yine ona emanet edilmişti...

Acı gerçekler onu frenleyebilir miydi? Hayır, çünkü Amuda Kalkmış Servet Düşmanlığı akut dönemindeydi, kendini durdurmayı bu yüzden beceremedi. Mutfağa koştu, eline geçirdiği bir düzine yumurtayı kaptığı gibi lavaboya kırdı, onların pis su borularına doğru yavaşça akarak gözden kayboluşunu zalimane bir duyarsızlıkla seyretti.

Köklü bir kavramı, nasıl olmuştu da bir anda amuda kaldırabilmişti peki? Biraz zorlanmıştı ancak vicdanını taraflı bir operasyonla askıya aldırır aldırmaz, küçük servetleri hacamat etmenin kapıları ardına kadar açılıvermişti önünde. Mantık kaybı yaşaması kaçınılmazdı dolayısıyla. Canını sıkmaya devam ederse, muhakemesinin son kırıntılarını da tamamen askıya aldıracaktı.

Motivasyonunu arttıran temel prensipleri unutmamaya çalışıyordu. Özellikle de temel ilkeyi... Servet, servetti... Onun büyüğü küçüğü olmazdı... Asgari ücret düzeyindeki küçük varlıklar bir araya geldiğinde bile dudak uçuklatan rakamlar ortaya çıkabiliyordu pekâlâ. İnsan çok lüks bir hayat yaşayamıyorsa, orta karar konfor istemek yerine, en azını kabullenmeliydi.

Yumurtalar artık kanalizasyon hattına kadar ulaşmış olmalıydı, oturma odasına geçti. Bir sigara yakınca, aklına Tekel geldi: Tekel işçilerinin toplu sözleşmeler sayesinde geçmişte aldığı yüksek zamları hatırladıkça hâlâ tüyleri diken diken olmaktaydı. Hiçbir zaman sendikalı olamamış, işçi statüsünde çalışanları hep kıskanıp durmuştu. Direnen tekel işçileri dirençsiz hâle düşerse, Amerikan menşeli lale devrinde sendikalı olmanın mekruhluğu da sağlam bir kanıta kavuşacaktı inşallah.

Ya bakkallara ne demeliydi? İşlerinin bitirildiğini, ekonomik hayatın kılcal damarlar olmaksızın da sürebileceğini neden kabullenmiyorlardı? İnsan vücudunun işleyişini örnek göstermeleri anlamsız kaçardı çünkü yalnızca ana damarlarıyla yaşayan bir farenin laboratuar koşullarında yaratılması an meselesiydi... Tıpkı ilaç deneylerinde olduğu gibi farelerden sonra sıra insanlara gelirdi mutlaka.

Evden dışarı çıktı, sokakta ağır aksak yürümeye başladı. Yolda para bulma korkusuyla artık önüne bile bakmıyordu. Bu nedenle birçok kez tökezleyip yere kapaklanmıştı. Devren kiralığa çıkarılan,“Tasfiye ediyoruz” afişiyle indirim yapan, aylardır boş bekleyen dükkânları gördükçe keyiflendi.

Dükkânının önündeki sandalye üzerinde pinekleyen bakkalla selamlaşma arzusunu engelleyemedi, öksürerek onun rahatını bozdu. Rahatlık da bir nevi servet değil miydi? Tabii ki öyleydi. Tavşan uykusu bölündüğünde sesi çıkmayan hatta gülümsemeye çalışan o adamın da, kendisi gibi Amuda Kalkmış Servet Düşmanı olduğunu anımsadı. Çünkü o mini girişimci, iflas ediyor olmaktan hiç şikâyetçi değildi. Üstelik ilk seçimde yine aynı partiye oy vereceğini söyleyip duruyordu övünçle.

Siyasi tercihini gurur meselesi yaptığı için, kuyruğu dik tutmak uğruna tabanları havaya dikmeye razıydı bu bakkal… Kısacası, kolay pes edecek bir servet düşmanına benzemiyordu. Kötüleşen durumu gözüne sokulduğundaysa, “Haklısınız ama oy verilecek bir başka parti var mı ki?” diye savunurdu kendini her daim. Daha kötüsünü bulamamaktan korkuyordu galiba.

Kötünün iyisi yerine, kötünün kötüsüne prim vermeden amuda kalkmayı becermek mümkün müydü? Artık değildi... Son tahlilde hemfikir olduğu bakkalla uğraşmasına hiç gerek yoktu, aksine onun tarzına hayranlık duymaktaydı. O adam geçmişte kazandıklarından dolayı zaten suçluluk duyuyor, geleceğinin yok edilmesini tevekkülle karşılıyordu.
Marketi geride bıraktı, ani bir manevrayla eczaneye yöneldi. Bunca suçlama ve aşağılamaya rağmen kendisini değerli gören eczacının moralini bozacak, hâlinden hicap duymasına yol açacaktı elinden geldiğince. Eczaneden içeri girdiğinde bozguncu eczacıyı ağzı kulaklarında gülümserken buldu. Şaşırdı... Niyeydi bu neşe acaba? Çok geçmeden acı gerçeği öğrendi: Eczacılar örgütlü olmanın, yaygara çıkarmanın semeresini almış, Sosyal Güvenlik Kurumu’nu dize getirmişlerdi. Demek ki ana muhalefet partisinden daha etkiliydiler... Yargı krizi çıkarıldığı için hükümetin yaşadığı bu başarısızlığın fazlaca dikkat çekmemesi, tüm Amuda Kalkmış Servet Düşmanları için teselli kaynağıydı aslında.

Amuda kalkmışların iflas edenler için zikrettiği “Daha önce kazandıklarına saysınlar!” özlü sözü içinin yağlarını eritiyordu. Hızını alamadı, önüne çıkan bir kediye tekme attı, ardı sıra köpeğin birini taşladı... Oysa eskiden sokak hayvanlarını ne çok sever ve kollardı... Amuda Kalmış Servet Düşmanı olmasıyla birlikte ortaya çıkan bu tavrına anlam vermekte zorlanıyordu. Hayvan sevgisini de mi servetten sayıyordu acaba? Herhalde öyleydi...

Yeşil kart rüşvetiyle amuda kaldırılmış bir komşusunu görünce sevindi. Sigortasız işçi cennetinde emeklilik yaşının yükseltilmesini en çok destekleyenlerden biri oydu çünkü. “Bu karar beni etkilemiyor” derken, çocuğunun istikbalini umursamamayı kusursuz beceriyordu maşallah. Her koyun kendi bacağından asılırdı ne de olsa. İnsanları birleştirmenin en zahmetsiz yolu ortak amaçlar bulmak değil, ortak düşmanlar yaratmaktı. Çalıştırdıkları adam sayısıyla övünen kendini beğenmiş işverenlerden hiç hoşlanmıyordu. Onların çöküşünü, açıklanan karşılıksız çek ve protestolu senet listelerindeki artıştan izlemekteydi...

Türk ekonomisindeki olağanüstü gelişmeyi simgeleyen Müslüman, Ortodoks, Katolik ortak teşebbüsü hipermarketin yanından geçerken çok gururlandı. Borç bulacağından emin olabilse, girip hemen alışveriş yapacaktı. Bedenine jilet atan, tiner koklayan sokak insanlarını kendine daha yakın hissediyordu artık. Baş siyasetçinin eşine ait olduğu söylenen hastanenin önünden geçerken, havaya taş atıp altına girmek suretiyle kafasını yarma isteğini zorlukla önledi. Böylesi bir jest parasız yapılmazdı.

Kaldırımın üstünde sızıp kalmış genç adam, evsiz barksızdı büyük olasılıkla. Ona hiç acımadı... New York sokaklarında yaşayan onbinlerce insandan merhamet duygusuyla bahsedildiğini hiç duymamıştı çünkü. Biz o uygarlık seviyesine ne zaman ulaşabilecektik acaba?

Düşmanlığı hak edenler arasında, az para harcayarak çok zevk alanlar da vardı. Sınırları aşan bir örnek vermek gerekirse, Arjantinliler... Bu milletin üyeleri, yaşadıkları ağır sorunlara karşın dünyanın en mutlu insanları arasında yer alıyormuş meğerse. Yalnızca onlar mı? Karnavalcı Brezilyalılar ve yurt içinde Latin dansları müptelası Türkler... Yaşam sevinci aşılayan danslara tez zamanda alkollü içki muamelesi yapılmalıydı. Salsa heveslisi bir cemaat üyesini hayal etmeye bile tahammül edemezdi, her ne kadar ruhunda ayak oyunlarına yatkınlık bulunsa da.

Ansızın aklına hukuk kavramı geldi. Amuda kalkmış servet düşmanları için ayak bağı olan bu kavram; yasaklama özgürlüğünü kısıtlıyor, antidemokratik demokrasiyi baltalıyordu. İçi daraldı, hukuksuz uygulama haberleriyle beslenmek üzere bir gazete bayiinin önünde dikilip, bedavadan manşetleri okumaya başladı. Haramlığı ortaya çıkmasın diye müftülüklere danışılmadan salınan dolaylı vergilerin ve içeri alınacak kişilerin listesi yine çok kabarıktı…

Mutluluk içinde evinin yolunu tuttu… Apartmana girdi, asansöre bindi… Dördüncü katta inecek olmasına rağmen onunca kata kadar tüm düğmelere bastı. O indikten sonra asansör her katta boşu boşuna durarak en tepeye kadar varacak, bu nedenle birçok komşusu zaman kaybedecekti. Zaman da bir nevi servet değil miydi? Belki de servetlerin en büyüğüydü. Öyleyse, Amuda Kalkmış Servet Düşmanları için toplumu oyalamaya yönelik her yol mubahtı...

Ali Sefünç

22 Şubat 2010 Pazartesi

Nöro Siyaset Diyaloğu


“Çok sıkıştık, ne yapacağız şimdi?”
“Nöro siyaset yapacağız tabii ki…”
“Nasıl yani?”
“Suçlularla suçsuzları karıştıracağız.”
“Karıştırdık.”
“Biraz daha karıştıralım, denizin sığ bir yerinde iki torba ok ucu bulduralım.”
“Ok uçları azalmış, arkadaşlar nereye koyduklarını unutmuşlar.”
“Dört tane de mi yok?”
“O kadarını her zaman buluruz.”
“Koy zarfa gönder.”
“Kime?”
“Bizimkilerden birine…”
“Zarfta şıngırdadıkları için kargocumuz almıyor artık…”
“Siz de plastik ok ucu gönderin.”
“Etkisi azalır.”
“Şarbon etkisi yaratın o zaman.”
“Nasıl?”
“Bir tutam beyaz tebeşir tozunu koy zarfa, gönder.”
“Kime?”
“Alerjisi olan birilerine...”
“Onu da denemiştik.”
“Ormanda yine mancınık buldurun.”
“Masraflı oluyor.”
“Daha önce bulunan mancınıkların seri numaralarını silip gömün, tekrar bulun.”
“Başka bir şey yapsak daha iyi olur. Mesela fil bulduralım.”
“Ne alaka?”
“Tankı çağrıştırır…"
“Beğenmedim, gizli tanık ayarlayın.”
“Kim olduklarını hemen anlıyorlar."
“Nasıl anlıyorlar?”
“Sabıka kayıtlarından veya şivelerinden galiba…”
“İmzasız ihbar mektubu yazdırın.”
“Sürekli yazdırıyoruz... Üslubu oturttuk ama imlâ hatalarını hâlâ azaltamadık.”
“İnternete dinleme kaseti verin.”
“Kimin kasetini?”
“Sesi en gür olanınkini…”
“Şu peçeteye dinlemek istediğiniz şarkı isimlerini yazar mısınız?”
“Cıvıma, yersin kafana şimdi yumruğu!”
“Emredersiniz.”
“Günlük anket geldi mi?”
“Geldi.”
“Sonuç?”
“Yine düşüş var.”
“Hukuk krizi çıkarıla derhal.”
“Nasıl olacak?”
“Örneğin, yetkisiz etki yaratarak...”
“Onu daha dün yaptırdık ama tam tutturamadık. Hatta zor duruma düştük.”
“Ağlaması ve lafazanlığı kuvvetli arkadaşı konuşturalım.”
“O hiç susmuyor ki… Daha çarpıcı bir şeyler bulsak diyorum…”
“İşsizlerin sağlık hizmetinden yararlanma süresi önce kısılsın, sonra aynı gün iade edilsin.”
“Kıstık ve iade ettik...”
“Aptallaştılar mı?”
“Hayır, cin çarpmış gibi oldular.”
“İşsizlik oranı düşürülsün.”
“Düşmüyor, aksine artıyor.”
“Bekârlar işsizden sayılmasın.”
“Sözlü, nişanlı ve evlileri ne yapalım?”
“Bir ay doğum yılı tek numarayla bitenleri, diğer ay ise çift numarayla bitenleri hesaba katmayalım.”
“İşsizlerin topunu işsiz saymasak, ne şahane olurdu aslında.”
“Açılım başarılarımızı anlatalım.”
“Hangisini?”
Neyse kalsın... Bana fırça atabileceğim birilerini bulun tez elden.”
“Davet ettiklerimizin hiçbiri gelmiyor. Size ayıracak beş dakikaları bile kalmamış.”
“Bir dakikalığına gelmeleri yeterdi yahu...”
“Sizce gelirler mi?”
“Gelmezler değil mi?”
“Maalesef...”
“Kaz güdemeyenlere yine giydireyim mi?”
“Şimdi yapmayın bence, hiç olmazsa baharı bekleyin.”
“Neden?”
“Uyanırlarsa, onlar da bize ‘Gaz güdemeyenler’ diyebilir.”
“Niye?”
“Bu kış doğal gazı satamadık, pahalı tarafından elektriğe çevirttik ya.”
“Evet, bunu geçelim.”
“Girmediğimiz gizli oda kalmış mıydı?”
“Mağazaların soyunma kabinlerine ne dersiniz?”
“Tutuklamayan kesim kaldı mı?”
“Bir tek muhalefet milletvekilleri kaldı sanırım.”
“Onlardan bir kaçını şey ettirelim o zaman.”
“Şimdi olmaz, kapanış için saklayalım.”
“Kapanışa kadar boş duramayız ama...”
“Tartışmalı özelleştirme yapalım.”
“Özelleştirilecek kurum da çok azaldı.”
“Parlak fikre ihtiyacımız var…”
“Buldum, adalet sistemini özelleştirelim.”
“Ben onu özelleştirdik sanıyordum.”
“Yine anayasa değiştirmece oynayalım.”
“Şu an zor, fırsatını kollayalım.”
“Parti kapattıralım”
“Keşke kapatsalar ama çok nazlanıyorlar.”
“Başka ne yapabiliriz?”
“Herkesi testten geçirelim.”
“Uygulamadığımız test kalmış mıydı? Evet, kalmıştı. Kurbağa Testi...”
“Uzlaşma taklidi yapalım mı?”
“O rol bünyemize uygun değil.”
“Köşkü devreye sokalım.”
“Fena olmaz ama dara düştüğümüz anlaşılır.”
“Ekonomik veriler nasıl.”
“Kötü ama şimdilik şanslıyız.”
“Ne yönden?”
“Küresel kriz Yunanistan üzerinden bize geleceğine, ani bir kararla İspanya’ya geçmiş.”
“Neden?”
“Bize gelmek vizesiz ama AB ülkelerine geri dönüş vizeli olduğu içindir herhalde.”
“Tanzanya’nın durumu nasıl?”
“Niye merak ettiniz?”
“En son vize anlaşmasını onlarla yapmadık mı?”
“Karşılıklı vize kaldırdığımız ülkelerin ekonomisine güvenmesek iyi olur bence.”
“Bir dış seyahate mi çıksam acaba?”
“Gitmediğiniz ülke de kalmadı ki.”
“Yeni ülkeler bulun. Yakın zamanda bölünüp, birkaç yeni cumhuriyete dönüşecek ülke yok mu?”
“Bir biz kaldık galiba.”
“Elimizden geleni yapıyoruz ama henüz tam beceremedik.”
“Sahi, biz ne yapıyorduk?”
“Tabii ki nöro siyaset.”
“Nöro pazarlama gibi bir şey mi bu?”
“Tam değil, onda beyin okuma var daha çok.”
“Nöro siyasetin farkı ne?”
“Mutlak muzaffer olabilmek için beyinleri okuyor, yazıyor, mıncıklıyor ve hatta şey ediyoruz…”
“Ahlak dışı olmuyor mu?”
“Olmuyor…”
“Şey etmek derken?”
“Saat başı gündem değiştirerek beyinleri felç etmekten söz ediyorum canım.
“Aklınıza sağlık, Nobellik bir siyasetmiş?”
“Nobel verirler değil mi?”
“Vermez olurlar mı hiç?”

Ali Sefünç

9 Şubat 2010 Salı

Bir Sinemacının Uçuş Duası


Davet aldığından beri sevinçliydi, kabaran göğsü daracık siyah tişörtüne sığmıyordu. Nihayet o da cumhurbaşkanlığı uçağında yer alabilecekti.
Elinde küçük bir kamerayla çekim yaparak körükte ilerlerken uçağın kapısına kadar gelmişti. İçeri adımını atar atmaz hatasını fark edince bu kez geri adım attı. Çok eskilere dayanan kötü bir alışkanlığın sonucuydu, sol adımıyla herhangi bir mekâna girmek. Sağ adımıyla uçağa girmeyi garantilemek için siyah pantolonunun sağ paçasını bir kat kıvırdı.

Bir sinemacı olarak kendini, en az Mimar Sinan kadar yaratıcı buluyordu... Ve üstelik “Cihangir” semtinin, onu çağrıştıracak bir adla anılmasını sağlayacak kadar da güçlüydü... Mevcut güçle yetinemezdi. Ona göre parasız devrimciye sıkı devrimci, parasız sinemacıya da başarılı sinemacı denemezdi.

Reklâmcılık sektöründeki stratejik seçimleri çok şahaneydi. Özellikle de oyuncu seçimleri... Ama yeri geldiğinde yaratıcılığına ihanet etmeyi de bilirdi. Benimsediği yaşam platosunun çıkarları, her şeyden önemliydi çünkü. Özel firmaların reklâmları biraz azalmış ve dahası çok kârsızlaşmıştı. Ödeme vadeleri de uzamıştı zaten.

Durum böyleyse, bolca hükümet reklâmı almalıydı. Dolaylı veya dolaysız yoldan... Ezilme, çürüme ve zedelenmeler üzerinde etkili bir ilacın reklâmında, imiği hükümet lideri tarafından sıkılıp morartılan küçük çocuğu oynatmaması, işte bu nedenleydi. Aksini yapmış olsa, Hindistan’a uçan bu tayyarede yer bulabilir miydi hiç?
Böylesi bir uçuş için deneyimsizdi, yanlış yapmak istemiyordu. Çok sayıda kutsî insanın yolculuk hakkı kazandığı bir uçağa dua etmeden girmek yanlış olurdu herhalde. “68” kuşağından birinin belli bir yaştan sonra eline Namaz Hocası kitapçığı alıp Arapça duaları ezberlemesi kolay değildi. Kendi pozisyonuna en uygun duayı Türkçe oluşturması daha doğru olacaktı. Duasını kamera açıkken, yüksek sesle okuyacak ve bu eşsiz belgesele montaj sırasında Arapça alt yazı ekleyecekti. Duası hemen hemen hazırdı, okumaya başladı:

“Allahım şükürler olsun... Zekâmın ve sağgörümün karşılığını bir kez daha alarak yıllar sonra bir uçakta yine halkın arasına karıştım... Sen bu kulunu koru, kollat... Maddi ve manevi mevkilere yükselmemi sağlayanları gördükleri günden geri bırakma... Âmin...

“Yapımcılığını üstlendiğim dizilerin cümlesinin reytingini ve reklâmını yüksek kıl... Rızkımı temin etmeme aracılık eden hükümet ve örtülü hükümet televizyonlarının ekranlarını karartma... Âmin...

“Çağdaş demokrasinin kayıktan ve uçaktan idare edilenini her daim hâkim kıl... Muhalif unsurların gözlerini de benimki gibi şaşılaştır, çıkar sağlayan gerçekleri görmeye alıştır... Âmin...

“Mesleksiz kalabalıkların miting sesini kes, grevcilerin direncini kır ki; kendini zenginleşmeye adayan inançlı insanların varlığı azalmasın... Beyoğlu hudutları içindeki emlak fiyatları ve kira bedelleri, zirve üstüne zirve yapsın... Âmin...

“Başarısı azalmış birçok sanat erbabı gibi bana da iktidardan yana siyasi görüş belirtmeyi, mukaddes insanlara bir telefonla ulaşabilmeyi sen nasip et Allahım... Âmin...

“İş hayatımın bekası için boşananların duygularını sömürebilmeme, tüketici zaaflarını kullanabilmeme, çekime gelmeyen oyuncular yerine çaycımı, şoförümü oynatabilmeme yardım et... Parasızken hissettiğim ezikliği hatırlatmayacak kadar iş kapasitesi ihsan eyle bana Ya Rabbim... Âmin...

“Yaklaşan erken seçimde kampanya gelirlerimi arttıracak daha nice uçuşlarda yer alma fırsatının yanı sıra; yer yer mutedil dalgalı ve parçalı bulutlu demokrasi anlayışımın kabul görmesini senden dilerim ey yüce Allahım... Âmin...”

Duası bitmişti, nurlu bir ifadeyle artık uçağa girebilirdi. Hangi ayağının sağda olduğunu anımsatan kıvrık paçasına baktı. Sol elinin yüzük parmağındaki alyansı çıkarıp sağ elinin yüzük parmağına geçirdi. Artık kıvrık bir paçaya ihtiyacı kalmamıştı, onu düzeltebilirdi yani. Ama son anda aklına gelen cin fikrin etkisiyle bundan vazgeçti. O paça kıvrık kalacaktı... Eğilip öteki paçasını da kıvırdı. Abdest alırken ıslanmasın diye kıvrılan paçaların o hâlde unutulması, hafızası kuvvetli insanlarda bile sıkça rastlanan bir durumdu ne de olsa. Bir daha ki uçuşa, siyah çorapların yerine yeşil çoraplar mı giymeliydi? Belki... Ama çok koyu bir yeşil...

25 Ocak 2010 Pazartesi

Sertleşme Sorunu Diyaloğu























“Kahve ister misin?”
“İstemem…”
“Çay vereyim o zaman…”
“Yok, çay da almayayım…”
“Çay-kahve tiryakisi değil miydin sen, ne oldu böyle?”
“İkisi de bünyeme iyi gelmiyor… Sorunum var…”
“Ne sorunu?”
“Sertleşme sorunu…”
“Yanlış mı duydum?”
“Hayır… Maalesef sertleşme sorunu yaşıyorum…”
“Bravo… Seni utangaç bilirdim ama cinsel sorununu uluorta itiraf ettiğine göre çok cesurmuşsun.”
“Yanılıyorsun… Benim cinsel bir sorunum yok. En azından şimdilik…”
“Sertleşme sorunum var demedin mi az önce?”
“Dedim…”
“İşte tamam…”
“Tamam değil… O sorun yanlış isimle anılıyor. Cinsel olanına, ‘sertleşememe sorunu’ denir aslında… Hani sertleşemiyor, yumuşak kalıyor ya…”
“Mantıken haklısın hani ama neden yanlış isim koymuşlar?”
“Hangi sorun doğru anlaşılıyor ki, isimleri doğru konsun…”
“O kadar da acımasız olmayalım, vardır bir sebebi.”
“Ne bileyim? Mağduriyeti olanlar daha fazla incinmesin diyedir belki.”
“O dert, hassas insanların başına mı gelir genellikle?”
“Pek sanmam… Sorunlar insanları doğal olarak hassaslaştırıyordur mutlaka.”
“Şimdi ben sana içecek bir şey ikram edemeyecek miyim?”
“Ihlamur var mı?”
“Var.”
“Su bardağında olsun ama. En az üç bardak içerim, ona göre demle ha!”
“Fazla gelmesin, istenmedik bir sorun yaratmasın!”
“Bir şey olmaz canım…”
“Hâlâ anlatmadın, ‘sertleşme sorunu’ nasıl bir şey peki?”
“Karşı koyulmaz biçimde sert çıkma arzusu taşıyorum…”
“Kime karşı?”
“Önüne gelen herkese karşı…”
“Tekme atma arzusu gibi mi?”
“Aynen öyle…”
“Nerden çıktı bu?”
“Siyasi arenada hep vardı ama ipin ucu kaçtı… Haberleri izlemiyor musun? Yerli-yabancı bütün liderler sert çıkıyorlar… Ama en çok da bizim hükümet lideri…”
“Biliyorum, biliyorum şu aralar İsrail’e sert çıkmakla meşgul.”
“Onun için yerli, yabancı; çiftçi, yargıç, eczacı, sendikalı işçi filan fark etmiyor, gıcık kaptığı her kesime ayrı ayrı sert çıkıyor… Ermenistan’a da sert çıkmış. Ama ben en çok bir gün, ‘Topunuza birden sert çıkıyorum’ demesinden korkuyorum."
“Siyasetten uzak dur, rahatlarsın.”
“Genç bir sevgili buldum, kafası bozulunca o da çok sert çıkıyor bana.”
“Abartıyorsun gibi geliyor.”
“Lisedeyken çete lideriymiş galiba…”
“Şimdiye kadar bir sertliğini gördün mü?”
“Bariz olarak değil ama sürekli cinayet filmleri izlemesinden huylanıyorum. Bir de saçımı uzatmamı istiyor.”
“Niye?”
“Kavramaya çalıştığında saçlarım eline gelmiyormuş…”
“Hoş bir istektir belki…”
“İçinde sertleşme olmayan diziler de artık uzun ömürlü olmuyor, bazıları uğursuz 13’ncü haftayı bile göremeden yayından kaldırılıyor.”
“Senaryoları kötüdür mutlaka…”
"Bugün hava çok sert."
"Mevsimi... Kış kışlığını yapmalı."
“Futbolcuların sertleşmesine ne demeli?”
“Futbol zaten sert spordur.”
“Teknik heyete krampon, forma veya tekmelik fırlatmalarını diyorum. Eskiden var mıydı?”
“Doğru söylüyorsun…”
“Bütün bunlar Galatasaraylı George Hagi’yle başladı hocam. Sahada herkese sert çıkardı... Bir daha da iflah olmadık, bütün futbolcular onu taklit etti sırayla...”
“O da siyasete girer mi?”
“Türk vatandaşlığına geçerse, neden olmasın?”
“Eyvah!”
“İnsanlar trafikte de birbirlerine daha sert davranıyor artık.”
“Farkındayım. Sence bütün bunların sebebi ne?”
“Sertleşme salgını var çünkü.”
“Yine abarttın.”
“İnan öyle… Ben bile dayanılmaz biçimde sertleşmek istiyorsam, kesinlikle salgındır…”
“Boş ver, sertleşmek bize yakışmaz.”
“Elimde değil, sertleşmek için sürekli fırsat kollar oldum. Hatta kendimi tutamayıp birkaç kez denedim bile.”
“Sonuç?”
“Şanssızlığa bak ki sert çıktıklarımın hepsi benden daha sert çıktı. Biri tehdit etti, bir diğeri iyice hırpaladı. Silah çekeni de var tabii…”
“Böyle bir saçmalığı neden denedin?”
“Sertleşenleri alkışlanırken görünce canım çekiyor. Ben de sertleşerek beğenilmek istiyorum. Hakkım yok mu?”
“Vardır tabii ama…”
“Hem, sertleşmek sakin kalmaktan daha kolay değil midir?”
“Öyle midir?”
“Üstelik bilinmedik bir yararı da var.”
“Nasıl bir yarar?”
“Sertleşince suçluluk duygusundan kurtuluyorsun… Daha etkili sertleşen birine çatmadığın sürece tabii…”
“Sertleşmenin suçluluk duygusuyla doğrudan bir ilişkisi mi var yani?”
“Söylemeye dilim varmıyor ama sanki...”
“Yaygınlığı bu yüzden mi?”
“Şüphelerim o yönde...”
“Sertleşmek düşmanlığı arttırmaz mı?”
“Arttırır ama sertleşenlerin sorunu değil bu.”
“Kimin sorunu peki?”
“Günümüzde kimsenin sorunu değil aslında.”
“Sertleşmeyi yine deneyecek misin?”
“İnşallah denemem, aksine tedavi olmalıyım. Sertleşmeye yeltenmek tehlikeli.”
“Herkes için mi tehlikeli?”
“Korunuyor veya kollanıyorsan, istihbaratın kuvvetliyse mesele yok. Bir de gözü kara olmak lazım.”
“Nasıl kurtulacaksın bu sorundan?”
“Örneğin; çay, kahve gibi uyaran, geren içeceklerden uzak durup teskin edici içecekler kullanarak... Ihlamurun yanına bir de papatya çayı olsa ne güzel giderdi. Anason da iyi gelir.”
“Anason, bebeklerde gaz söktürücü olarak kullanılmaz mı?”
“Gaz çıkartmakla kalmaz, uyku da verir, sinir krizini de önler…”
“Tamam, onlardan da bulundururum artık.”
“Bir de televizyonda bebek kanallarını izlemeliyim, insana acayip huzur veriyor.”
“Esnemeye başladın, istersen içerdeki yatakta biraz kestir.”
“Gerek yok, şu koltukta kıvrılır uyurum.”
“İkili koltukta boylu boyunca uzanamazsın, yatak daha rahat değil mi?”
“Değil… Burada uyuyabilmek için anne karnındaki gibi kıvrılmak zorundayım. Oysa geniş yatakta uyur uyumaz cenin pozisyonum bozuluyor, huzurum kaçıyor…”
“Ne diyeyim? Allah şifa versin…”
“Hepimize…”


id="wobsbn"> Web Analytics